Pazar, Ağustos 13, 2017

imago çift terapisi

tüm pratikliğinin ve keyfinin yanı sıra evlilik zaman zaman zordur... bunu evlilik hayatı yaşamış olan herkes onaylayacaktır sanırım...
çok sevdiğiniz adam/kadın ile hayatı paylaşmak çok güzel, hem kendi evinde olmanın rahatı hem sevgilinin yakınında olmanın huzuru, istediğin zaman kendi dünyanda kalabilmek ama yalnız olmadığını bilmek çok güç verici... 
ancak, yaşamı bir arada sürdürmenin getirdiği birtakım zorlanmalar da var elbette. zira iki insan var, iki farklı evden/aileden geliyor. her ikisinin de geçmişinden getirdiği birbirine benzemeyen öğretiler, doğrular, tutumlar, aile olmaya dair algılar, eş olmaya, kadın/erkek olmaya dair şemalar var. ve bunlar karşı karşıya geliyor, çatışıyor ve en nihayetinde bir orta yolunu buluyor... 
önemli olan bu çatışmaları nasıl ele alabildiğimiz. birbirimizin duygusal ihtiyaçlarını gözetebilmemiz...

evlilik, aslında, kendi anne babamız ile de bir yüzleşme sağlıyor. çocukluğumuzu anımsatması sancılı olabiliyor.
kendi evliliğimize çocukluğumuzda tanıklık ettiğimiz ve en yakından bildiğimiz evlilik modelini taşıyoruz ister istemez. ne gördüysek o çıkıveriyor çoğu zaman,  anne babamızı taklit ediyoruz esasen...
çift terapisi kuramlarından imago çift terapisi tekniğine göre:

"İlişki problemi yaşayan çiftlerin asıl problemleri ebeveyn ilişkilerinin bilinçdışı olarak bugüne yansımasıdır. Bizler eş seçerken aslında tıpkı ebeveynlerimiz gibi birini seçeriz. Çünkü bilinçdışımız için tanıdık olan tek figür odur. Dolayısıyla ebeveynlerimizle saklı kalan bütün iç çatışmalarımız eşimizle olan ilişkide gün yüzüne çıkar.
Her insan çocukluk yaralarını iyileştirecek eşler arar, ne var ki bu eşler aynı zamanda çocukluk yaralarını en çok kanatacak kişiler olacaktır. Bilinçdışımız çocukluğumuzda yaşadığımız ve iyileştiremediğimiz yaraların benzerlerini yaratabileceğimiz bir eş adayı bulur."

ilişkilerinize bir de bu açıdan bakmaya ne dersiniz?

Perşembe, Ağustos 10, 2017

sosyal medyada "iyilik illüzyonu"

sosyal medyada gördüklerimizin bir illüzyon olduğunu konuşuyoruz sürekli. ama yine de unutuyoruz zaman zaman bu gerçeği. oysa, eminim ben artık:
kimse ne gerçekten o kadar mutlu ne gerçekten o kadar güzel ne o kadar varlıklı ne o kadar nazik ne o kadar duyarlı ne o kadar kitap kurdu ne o kadar aşık...
seçtiğimiz anları seçtiğimiz düzenleme ve filtreler ile süslediğimiz, hayatımızın istediğimiz kadarını/ yanlarını gösterdiğimiz yapay bir zemin... sadece "estetik an"lardan ibaret. 
kendi instagram hesabımdan biliyorum en çok da...


mesela, bu fotoğrafa bakıp "ne şanslılar" diyebilirsiniz pekala... "ne güzel, ne kadar bağlılar" diye düşünebilirsiniz. ama pek azınız ardını görebilir...
evet, gerçekten de şanslıyız elbette. binlerce şükür annem ve ablam hayatımda olduğu için! (bu gerçekten de her gün defalarca tekrarladığım bir dua)
ve fakat, 
3ümüz çok bağlıyız da neden hep 3ümüzüz... 
eksikliği nasıl tamamladık yıllarca, nasıl birbirimize dayanarak ayakta dimdik durduk bugüne dek... nasıl mücadele ettik hayatta, hızla toparlanıp devam ettik... nasıl sardık kaybın yarasını...
kaybetme korkusuyla ne sert biçimde tanıştık da nasıl bir sevdiklerini kaybetme korkusu sardı hepimizi... nasıl sarıldık bu korku ile birbirimize...

ardındaki acıyı, yaşanmışlığı, emeği;
pek çok yaşıtımın aileyi reddettiği yaşta -ergenlikte- ailenin en kıymetli şey olduğunu deneyimleyerek idrak etmiş olduğumu kaç kişi anlayabilir sahi...

fazıl say-ilk şarkılar

albümle tanışmam yeni değil esasen; lakin, son günlerde bağımlısı oldum...
10 şarkı var içinde. ilki insan insan. diğer 9'u ise serenad bağcan'ın seslendirdiği çok güzel şiirler...
benim "insan insan"dan sonra en çok etkilendiğim iki eser:

akılla bir konuşmam oldu

dört mevsim

muhakkak edinmek istiyorum bu albümü!
sahi albüm almayalı ne kadar uzun zaman oldu... çoğumuzun da öyledir sanırım.
oysa ne güzeldi sevdiğimiz şarkıcıların yeni "kaset"lerini beklemek, çıkınca hemen almak, içinde hangi şarkılar olduğunu bilmemek, dinledikçe keşfetmek ve sevmek, çok sevdiğimiz şarkıyı bir daha bir daha dinleyebilmek için uygun miktarda geri sarmayı deneye yanıla bulmak:), her bir şarkı hakkında ayrıntılı bilgileri okumak albümden çıkan bilgi kartından...
geçmişi özlüyoruz değil mi hepimiz...

Cumartesi, Ağustos 05, 2017

2017 temmuz ayı filmler (1) ve kitaplar (3)

çoğunluğunu istanbul dışında, evimden uzakta, datça'da, bodrum'da, ankara'da ve izmir'de gezerek geçirdiğim bir ay oldu temmuz... 

bir film izleyebildim sadece. annemin bizde kaldığı günlerde bir akşam bayan peregrine'in tuhaf çocukları'nı izledik blu tv'den. aslında başka başka filmlere de başladık başka akşamlarda; ama ben "evde film izlerken uyuyakalma huyum" nedeniyle yarım bıraktım diğerlerini...
geçen yaz kitabını okumuş olduğum fantastik hikayenin tim burton'ın sinemaya uyarladığı filmini izlemek istiyordum vizyona girdiğinden beri. ama fırsat olmamıştı.
filmi keyifle izledim ben. gayet başarılı bir uyarlama olmuş bence.


kitaplara gelince; bu ay da 3 kitap katabilmişim zihnime, ruhuma...
ilki, amok koşucusu:
5 yıldır kütüphanemdeydi esasen. orta avrupa seyahatimde sigmund freud müzesi'ni ziyaret etmiş, mektuplaşmalarından haberdar olmuş ve çok merak etmiştim zweig'ı. döner dönmez de bir kitabını edinmiştim tanışmak için. fakat, sırası  bir türlü gelmemişti ve zweig'la yakın zamanda satranç ile tanışabilmiştim. kalemine hayran olunca diğer kitaplarını da okumayı şevkle istedim elbette.
bu kitap öykülerden oluşuyor. amok koşucusu, kitabın içindeki 7 öyküden birinin (en etkileyici olanın) adı. her baskısı aynı mı bilmiyorum; ama bendeki -can yayınları- baskısındaki diğer öyküler; bir çöküşün öyküsü, madalya, bezginlik, ay ışığı sokağı, leporella ve leman gölü kıyısındaki olay. her bir öykü çok güzel!
kitabın arka kapağındaki yazı, içeriği hakkında oldukça isabetli bir fikir veriyor:
"Tutkulu yaşamların yazarı Zweig, bir başyapıt niteliğindeki öy­küsüyle aynı adı taşıyan bu kitapta, yok etme arzusundan yok olma arzusuna savrulan yaşamları; kendi trajik sonlarına doğru ilerleyen, sonunda kendi mutsuz dünyalarında yitip giden insanların öykülerini an­latıyor. Tutkularının peşinde sonsuz bir burgaca düşen, yıkımın sınırlarını aşıp yok oluşa sürüklenen insanın öykülerini.
Kişilik çözümlemeleriyle derinleştirdiği yapıtlarında çoğunlukla, saplantılı yaşamların umarsız sonlarını anlatan Zweig’ın bu kitaptaki öy­kü­leri, kendi yaşamından izler taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında karısıyla birlikte intihar eden yazarın içinde bulunduğu ruh hali satır aralarında kendine yer buluyor."


okuduğum bir diğer kitap bir delinin hatıra defteri:
izmir'de ablamın kütüphanesinden okuduğum, gogol'un üç öyküsünü içeren kitap. içindeki öykülerden biri, kitaba ismini veren bir delinin hatıra defteri, diğerleri de burun ve palto.
dostoyevski'nin "hepimiz gogol'ün paltosundan çıktık" deyişine palto öyküsünü okuyan herkes hak verir sanırım. insanın çok beğendiği şeyleri tarif etmesi daha bir zor... bilmem ki, ne diyebilirim, nasıl anlatabilirim... muhteşemdi... diğer iki öykü de gayet güzeldi (burun'u daha çok beğendim) ama palto; edebiyattan keyif alan herkesin tanışması gereken bir öykü bana kalırsa...


bu ay okuduğum son kitap da anında analiz:
aslında bu kitap bir süredir elimdeydi, "temmuzda okudum" değil de "temmuzda bitirdim" demek daha doğru olabilir bu nedenle... 2-3 sayfalık bölümlerden oluştuğundan ara verilerek okunabilecek kitaplardan.

ruh sağlığı profesyonelleri olarak, bir çoğumuz bu tarz hap bilgilere mesafeliyizdir. çünkü hap bilgiler, indirgemeci ve genelleyicidirler ve bu da insanın biricikliğine aykırıdır. oysa, her birimiz biricik ve kendimize özgüyüzdür. her birimizin davranışlarının nedenleri kendi özgün hikayemizde saklıdır...
ve fakat yine de, bilim genelleyici olmak zorundadır... ve bazı noktalarda, insanların davranışlarının nedenleri ortaktır. bu anlamda, farkındalık sağlayabilen bir kitap olabilir. değiştirmek istediğiniz davranışlarınız için öncülük edebilir.
giriş kısmından sonra 100 soru var kitabın içinde. anında analiz kısmı burası. örneğin "neden kendimi hep zor duruma sokuyorum?", "neden geç kalmaktan bu kadar çekiniyorum?"... gibi. 
önce davranış tanımlanıyor, ardından olası nedenler ve çözüm önerileri geliyor. burası ilk adım.
anında analizden sonra 4 kısa adımdan daha bahsediliyor değişim sağlamak üzere harekete geçmek için.
bir "kendi kendine yardım kitabı" denilebilir bu kitap için. kendini sorgulamayı, çözümlemeyi sevenler için keyifli olabilir okuması. kolay okunan, akıcı bir kitap olduğunu da söyleyebilirim.



herkese bol filmli ve bol kitaplı bir ağustos dilerim;)

Salı, Temmuz 25, 2017

yumdu gözlerini/ "işte aşk" dedi...



"Senin tenin sıcak
Benim içimde bir kedi
Yumdu gözlerini "işte aşk" dedi
Parmak uçlarım tanımak istiyor seni
Dokunmak istiyor çocuklar gibi
Önümde uzayıp aksın bir su gibi
Merak ettiğim gövden
Ateşte çaydanlık, camda yağmur
Bahçede ıhlamur
Masamda incir rakısı, yatağımda ten kokusu
Teninle tanışmanın zamanı
Teninle konuşmanın zamanı
Senin tenin sıcak
Benim içimde bir kedi
Yumdu gözlerini "işte aşk" dedi"

Cuma, Temmuz 21, 2017

aşk, bu hayatın en güzel nimetiydi....

aşk tarifsizdir çoğu zaman.
kelimelerle alakalı değildir, kalple hissedersiniz ve tenle biraz; anlatamazsınız pek...
bir defasında "bir sarılmasıyla ruhumu onaran adam" diye yazmıştım.
öyle bir tanımla biraz kelimelere dökebildiğimi düşünmüştüm içimdekini...

nasıl, neden bilmezsiniz.
bilişle alakalı değildir zira...
öyledir sadece;
gerçekten de onarır bir dokunuşu tüm geçmiş yaraları...

bana kalırsa,
dünyanın en büyük mucizelerindendir iki ruhun karşılaşması aşkla...
çöl ortasındaki yemyeşil bahçedir aşk...

Çarşamba, Temmuz 12, 2017

2017 haziran ayı filmler (3) ve kitaplar (3), ve bir de dizi (fi)

yaz bereketi geldi haaaanım:) fena bir ay olmadı haziran. bakalım neler okumuş neler izlemişiz:

bucket list
yıllaaaaardır listemde olan bir filmdi. herkes pek övüyor pek anlatıyordu.
kafayı rahatlatan bir film izleme isteğim olan bir gün açıp izledim. keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben.
son demlerini yaşayan iki ihtiyar adamın, bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadıklarının listesini çıkarıp bu listedekileri tek tek hayata geçirmelerini konu alıyor. birbirinden oldukça farklı bu iki ihtiyarı usta oyuncular jack nicholson ve morgan freeman canlandırıyor.
yer yer yaşama dair umut veren bir film olsa da, yer yer o "amerikan filmi yapaylığını" hissettirdi.
film boyunca elbette ben de filmi izleyen herkes gibi, kendi "ölmeden önce yapılacaklar" listemi düşündüm bir yandan:)


muhteşem gatsby
bu film de benzer şekilde yıllardır izlemek istediğim filmlerdendi. ve yine keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben. (sorun bende mi?)
dönem filmi olması oldukça dikkat çekici; renkler, kostümler, ambiyans göz doyuruyor. 
yıllar içerisinde leonardo di caprio çok takdir ettiğim oyunculardan biri oldu, her filminde rolünün hakkını veriyor, bu filmde de öyle olmuş.


fi (10-11-12 . bölümler)
bir ay önceki yazımda da yazdığım gibi fi dizisinin çok fazla eksiği olmasına rağmen, ilk sezonun son 3 bölümünü de izledim.
ya ben alıştım, daha çok içine girdim hikayenin ya da hakikaten daha başarılıydı. bu 3 bölümü daha keyifle izledim. son bölümün sonunda bir sevişme sahnesi var ki, hayatımda izlediğim en estetik sevişme sahnelerinden. türkiye'de bunu başarabilmek önemli bir başarı diye düşünüyorum.


tereddüt
yeşim ustaoğlu'nun "kadın" derdini sert biçimde anlattığı bol ödüllü filmi. senaryo da kendisine ait. türkiye-fransa-polonya ortak yapımı.
kasvetli bir hava, bu psikolojik kasvete uygun seçilmiş karadeniz dış mekanları...
eksiği var, bazı geçişler hızlı, bazı karakterler havada. ama kesinlikle etkileyici...
*psikodrama sahnesinde aklıma arşaluys kayır hocamın gelmesi ve film bitiminde jenerikte adını görmem de ayrı bir hoşluktu kendi adıma. meğer hakikaten de kendisi danışmanlık yapmış o sahnelerde.
film için yönetmenin kendi yorumu:
"bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp, değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller çıkarıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor."
kan ve gül bir kara dejavu
alper canıgüz'ün yıllar sonra çıkan son kitabı. yine bildiğimiz, beklediğimiz tarzda akıp giden bir kara komedi.


vay başına yoga gelenler
haydarpaşa kitap günleri programına bakarken haberdar oldum bu kitaptan. pek sevdiğim yitik ülke yayınları'ndan yeni çıkmış. içinde yoga geçince hemen merak ettim tabi. üşenmeyip beylikdüzü'nden kadıköy'e gittim oradan alıp yazarına imzalatayım diye. malum istanbul koşulları, imzaya yetişemedim ama kitabı aldım oradan. 
çimen erengezgin'in kendi yoga ile tanışmasından eğitmenliğe evrilen hikayesini anlattığı kitap akıcı biçimde okunuyor. yoga hakkında da ayrıntılı değil ama temel bilgileri içeriyor. yogayı merak eden ya da yogaya yeni başlayanlar için iyi bir kitap.


tatar çölü
bu kitabı duyalı ve edineli epey uzun süre olmuştu aslında. ama bir türlü başlamamıştım.
oysa, ne kadar seveceğim bir kitapmış...
insanı, yaşamı anlatan zamansız bir eser bence, klasikler tadında...


okuduktan sonra hakkında araştırma yaparken altına imzamı atabileceğim bir yorum ile karşılaştım. sizinle onu paylaşmak istiyorum:

"Tatar Çölü'nün kahramanı Giovanni Drogo....Kitap onun Bastiani Kalesi'ne atanması ile başlıyor ve kaderin ağlarını onun için nasıl ördüğünü düşünürken aslında kendisinin kaderin ağlarını örmesine nasıl katkıda bulunduğuna trajikomik bir şekilde tanıklık ediyorsunuz.
İşin başında Drogo'nun kaleyi ilk andan itibaren terk etme isteğini, hatta bunun için çabaladığını (ya da çabaladığı izlenimini ediniyorsunuz) düşünüyorsunuz ancak giderek kaleye alıştığını,ilk başta yadırgadığı herşeyin zamanla kendisi için olağan bir hal alıp sıradanlaştığını ancak bunları değiştirmek için de hiçbir şekilde (ama ciddi bir şekilde ve değişiklik meydana getirecek bir biçimde) harekete geçmediğini görüyorsunuz. Ancak bunun farkına varmadığını, varmamak için de mantıklı hiçbir gerekçe olmamasına rağmen -gerçekliğinden bile emin olmadığı- bir söylentiyi nasıl umuda dönüştürdüğünü acı bir şekilde izliyorsunuz.
Drogo hayatı elinden akıp gider ve alışkanlıklarının yarattığı o güvenli ve hareketsiz dünyada ilerlerken hayatının fırsatını elde etmeyi umud ediyor.... Ve Bekliyor....Hepimizin beklediği gibi...(kimi zaman bir adamı, bir kadını,kariyerimizin parlak hale gelmesini ki çoğumuz içinde bulunduğumuz o işten nefret eder hale gelmişken) Bu fırsatın doğmasını ve umutlarının gerçek olmasını....Bir gün Düşman gelecek ve o kahraman olma fırsatını elde edecek...Kimdir bu düşman? Kuzeyden gelecek olan Tatarlar... Tatar Çölü'nden gelecek olan saldırı....Halbuki böyle bir şeyi umud etmek için herhangi bir tek geçerli bir nedeni bile yoktur. Tam tersine Drogo başkaları tarafından yaratılan bir umudun gerçekleşmesini dilemektedir ve kendi dünyası ve hayatı için bir şey ümit etmekten bile aciz duruma düşmüş ve başkalarının umuduna sığınmıştır adeta.
Hep bekler...Önünde uzun bir zaman vardır..... Gerçekten var mıdır bu zaman? Yoksa istediği değişimin ve mucizenin bir türlü olmaması ve hayatının değişmemesi nedeni ile uzun zaman dilimleri var gibi mi gelmektedir ona? Bazen şüpheye kapılır... Başka seçenekleri olduğunu hatırlar...O seçeneklerin ardından gitmek için adım atar ama yabancılaşmış hisseder ve yine kalesine geri döner...Endişe duyar ama beklemeye devam eder...Değişim yaratmak ister ama kendi yarattığı girdaba kapılıp gider..Değişimi yaratmayı, beklemeyi sona erdirmeyi istediğini hatta çaba gösterdiğini kendi kendine düşünür ama kader sanki hep engel olur... ya da bu kader bahanesine sığınır...Sonunda yitip gider...Ancak yitip giderken bile hala mucizenin olacağına dair küçük bir kırıntı taşımaktadır..."
(kaynak: http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/2009/07/dino-buzzati-tatar-colu.html)

Cuma, Haziran 23, 2017

verimli bir yaz tatili için öneriler :)

Bir eğitim öğretim yılı daha geride kalırken, öğrenciler için 3 aylık yaz tatili başladı. Kaç yaşında olursa olsun her öğrenci, yıl boyunca yaz tatilini bekler ve tatilini gönlünce geçirmek ister. Tatiller, dinlenmek ve yenilenmek için bir fırsattır ve doğru değerlendirildiğinde çocukların gelişimine olumlu katkısı olur.
Anne babalar da çocuklarının tatilde vakitlerini verimli geçirmelerini isterler. Televizyon, tablet, telefon üçlüsüne değil de; ders tekrarına zaman ayırarak bilgileri taze tutmalarını ve bir sonraki yıl için de hazırlık yapmalarını beklerler. (Bu noktada lütfen biraz geçmişe gidip, kendi öğrencilik yıllarınızı hatırlamaya çalışınJ)
Öğrenciler bilmelidir ki; yazın hem dinlenip hem spor, sanat ve sosyal alanlarda kendilerini geliştirebilmeleri için zaman vardır ve bunlara ek olarak istedikleri zamanlarda kısa ders çalışmalarıyla bilgilerini tazeleyebilirler. Anne babalar da bilmelidir ki; çocuklarının dinlenmeye ihtiyacı vardır, yazın bütün bilgi birikimlerini bir anda unutmayacaklardır ve akademik gelişimlerinin yanı sıra sosyal gelişimleri de son derece önemlidir. Tatili hem verimli hem de keyifli geçirmek mümkündür aslında Bunun için dikkat edilecek temel noktaları şu şekilde sıralayabiliriz:
·         Yılsonunda bazı çocuklar eve karnelerini gururla getirirken bazıları karneleri nedeniyle kendilerini başarısız hisseder. Karnesi zayıf olan çocukların aileleri yapıcı değerlendirmeler yaptıktan sonra çocuğa destek ve güven vermelidir. Çocukla başarısını yükseltmek için neler yapabileceği konuşularak, sonuca değil emek ve çabaya, çalışmaya vurgu yapılmalıdır. İyi bir karneye sahip olan çocuklara da özverili çalışması için teşekkür edilmelidir. Karne, yaz tatili için bir ödül ya da ceza ölçütü olmamalıdır.
·         Çocuklar tatilde de düzene ihtiyaç duyarlar.  Sınırsızlık çocuklara iyi gelmez ve 3 ay sonra yeniden düzene girmelerini de zorlaştırır. Uyku, yeme, ekran başında geçirilen sürede okul dönemine göre esnemeler yapılabilir; ama, sınır mutlaka olmalıdır.
·         Çocukların düzeyine ve zevklerine uygun bir kitap listesi oluşturularak bu kitapları okuması teşvik edilmelidir. Ailecek kitapçılara, kütüphanelere gidilmesi, çocuğun kitabını kendisinin seçmesi ve aile okuma saatleri çocuk için özendirici olacaktır.
·         Çocuklar eğitim yılının yorgunluğunu atmak için sevdikleri etkinliklere vakit ayırmalı, sosyal etkinliklere katılmalılar. Çocuğunuzu eğilimine göre bir spor ya da sanat dalının eğitimine veya dil kursuna yönlendirebilirsiniz.  Halk eğitim merkezleri, belediyenin düzenlediği kurslar ya da özel kurumların kurs ve etkinliklerini çocuğunuzla beraber değerlendirebilir ve arasından istediği biri/birkaçını seçebilirsiniz.
·         Ailece geçirilen keyifli zamanları artırmaya çalışarak, çocuğun yıl boyunca özlediği, yapmak istediği aktivitelerde ona eşlik etmek önemlidir. Ailece tatile gitmek ve çocukla yeni yerler, tarihi ve doğal güzellikleri gezmek hem çocuk-anne-baba ilişkisini yakınlaştıran bir deneyim olur hem de çocuğunuzun çok yönlü gelişimine katkıda bulunur. Farklı şehirler ya da ülkelere gitme imkanı olmayan aileler kendi şehirlerinde bulunan tarihi ve kültürel gezilerle çocuklarının zihinlerini canlı tutabilirler. Çevredeki imkanlar dahilinde oyun parkı, sinema, tiyatro, müze gezileri gibi etkinlikler yapılabilir, akraba ziyaretleri ile çocukların aile ruhunu anlaması, birlik ve beraberliğin önemini keşfetmesi sağlanabilir. Evde ailece ebru, taş boyama, yaratıcı oyunlar, sinema saati, kek yapma, çiçek dikme gibi etkinlikler yapılarak eğlenceli vakit geçirilebilir.

·         Tatilde, zayıf olunan alanlardaki bilgi ve becerilerin iyileştirilmesi için akademik aktivitelere de zaman ayrılabilir. Çocuğunuzun eksik olduğu konuların telafisi için düzenli bir plan ile kısa tekrarlar yapması, gelecek eğitim yılını daha rahat geçirebilmesini sağlayacaktır.

Salı, Haziran 20, 2017

sevgili anne babalar, çocuklarınıza verebileceğiniz en kıymetli şey; zamanınız!

anne babalar, iyi ebeveyn olmak ve çocuklarının gelişimine olumlu katkıda bulunmak isterlerken kaygılıdırlar bazen...  neyi nasıl yapacaklarına, nasıl davranacaklarına karar veremezler...
çok şey sorarlar, "şunu nasıl yapalım, bunu nasıl yapalım?"

ben de hep derim:
"çocuklar pek çok şeyi tolere edebilir; yeter ki, koşulsuz ve çok sevildiklerini hissetsinler."

hele ki, ekonomik şartlar meselesine özellikle değinirim... tabi ki, temel ihtiyaçlardan, temizlik, bakım, gıdadan bahsetmiyorum ama; bir nesneye sahip olamama,  çocuklar üzerinde tek başına olumsuz etki yaratamaz... 

çocuklar için önemli olan, anne babaları için değerli olduklarını, sevildiklerini, anne babanın kendisiyle vakit geçirmekten keyif aldığını hissetmek ve onlarla güzel anlar yaşamaktır.

hepimizin yaşamından geriye kalan da bu güzel anılar değil mi zaten?


Pazar, Haziran 18, 2017

babalar günü

"babam vefat etti" ağızdan ne kolay çıkıveren bir cümle... oysa anlamı ne kocaman, yarattığı boşluk ne dipsiz...
16 yıl boyunca defalarca kurmak zorunda kaldım bu cümleyi...
başlarda çıkartamıyordum hiç, dilimden dışarı dökemiyordum... hala da pek mahir değilim ya, yine de ilk zamanlara göre iyiyim elbette.

bu cümleyi ilk kuruşum, hatırladığım kadarıyla, 3 yıl sonrasında gerçekleşti ancak.
2004 eylülüydü. ege üniversitesi pdr'yi kazanmıştım. kredi/ burs başvurusu için varyant'taki kyk bürosuna gitmiştim tek başıma...
(babasız büyümek hayatın pek çok anında tek başınalığı getirir beraberinde... kpss'ye girerken, ehliyet sınavına girerken, gece geç saatte eve dönerken de yalnızsınızdır mesela genç yaşınızda... oysa yaşıtınız kızlara babaları eşlik eder hep bu ve benzeri durumlarda...)

kazulet memurlarıyla ve dört duvarın içine doluşmuş işini halletmeye çalışan gergin vatandaşlarla klasik bir devlet dairesiydi. işlemimi yapan kadın, evraklarımı beğenmedi. babamın çalıştığı yerden bir şeyler istedi. ilk defa orada döküldü bu kelime öbeği ağzımdan; 
"babam çalışmıyor benim, vefat etti de..."
ağzımdan çıkmasıyla kendimi dışarı atmam bir oldu. çünkü, başkalarının yanında ağlayamıyordum ben. varyant yokuşundan konak vapur iskelesine kadar ağladım. 

hatırladığım ikinci anım ise, 4 yıl sonrasında. okulu bitirmek üzereyken. son sınıfta bir ders vardı. herkes alanımızdan bir konu seçip 4-5 kişilik gruplar halinde tez çalışması gibi hazırlanıp tüm sınıfa sunuyordu. o günün konusu "kayıp ve yas"dı. başta her şey normaldi. konuya uygun olarak simsiyah giyinmiş olan bir grup sınıf arkadaşım konuya çok iyi hazırlanmıştı ve çok güzel aktarıyorlardı. sonra konu ilerledikçe "yakınını kaybedenlerin gösterebilecekleri tepkiler"i  anlatırlarken kalbim güp güp atmaya başladı bir anda, yüzümü alev aldı. fırlayıp amfiyi terk ettim. yakın arkadaşım koşup geldi arkamdan. durumu biliyordu, sarıldı. "duramayacağım ben" diyebildim zar zor, çıktım okuldan, yürüdüm yürüdüm yürüdüm, ara sokaklarda ağladım.

şimdi büyüdüm artık. evli barklı yetişkin kadın oldum. hatta,  bu yıl itibariyle, babamla geçen yıllarımdan fazla olmaya başladı babamsız geçen yıllarım...
alıştım, böyle yaşamayı öğrendim... 
ama boğazımdaki yumru hiç geçmedi...


(knidos/datça, 1991)

şimdi bugün babalar günü ya; çoğu evde öyle reklamlardaki gibi şen şakrak geçmiyor bugün esasen...
babası vefat eden çocukların, evladı vefat eden babaların boğazındaki yumru büyüyor böyle günlerde... nefes alamıyoruz pek çoğumuz... 
hem sadece vefat nedeniyle mi oluyor bu darlanmalar...
babası bu dünyadan göç etmiş olanların, artık yanında olmasa bile, en azından kalbinde güzel anıları kalmış oluyor kendini avutacak kadar...
diğer yandan, her gün terapi odasında dinlediğim gibi, babalara hep atfedilen "güven" duygusu temin etmek şöyle dursun, çocuğunu pek çok açıdan ve biçimde yaralayan babalar var hatırı sayılır miktarda...
velhasıl, babalar günü de, kime babalar günü, kime sızı günü...