Çarşamba, Kasım 30, 2011

şişman domuz (fat pig) - neil labute


çok keyifli, bol kahkahalı, eğlenceli bir oyun.
4 oyuncu (nurhayat atasoy, erol ozan ayhan, serkan öz, dilara yalçın). 4'ü de çok başarılı!

bu sezon da oynamaya devam ediyor. "kaçırmayın!" derim;)



oyun hakkında bilgi için:

Pazar, Kasım 27, 2011

dedemin insanları


çağan ırmak filmlerini severek izlerim- prensesin uykusu hariç-.
yönetmenin en sevdiğim yanı, samimiyetidir. yani, büyük bütçelere dayanmadan kendi yakın tarihimizi, en iyi bildiği&ait olduğu yerleri ve olayları anlatışı hoşuma gider.
ve bence çağan ırmak'ın filmlerindeki en güçlü yönlerden biri, insan'ı çok iyi tanıyor ve anlatıyor oluşudur, insana dair çarpıcı gözlemleridir. sanırım, bu nedenle böylesine değiyor duygularımıza, içimize...
izmirli ve dolayısıyla muhacir (macır) olmamın da büyük etkisiyle yeni filmini merakla bekliyordum. zira, anneannesi girit, dedesi üsküp, babaannesi ve diğer dedesi ise selanik'ten göç eden mübadil bir aileden geliyorum ben. (hatırlarsınız geçen yaz, köklerime yolculuk yapmıştım: http://pinkket.blogspot.com/2011/07/balkan-gezisi-fotograflar-sevgili-nilin_27.html)

film vizyona girer girmez izledim. oyuncuların bir kısmı yine çağan ırmak'ın vazgeçilmezlerinden oluşuyor. çetin tekindor büyük oyunculuğunu yine sonuna kadar sergiliyor. hümeyra, yiğit özşener, gökçe bahadır, sacide taşaner, ezgi mola ve diğerleri de başarılı. yalnızca, ushan çakır dış ses olarak pek oturmamış gibi geldi bana.
film bitince insanda güzel bir tad bırakıyor. izlerken de güzel akıyor da, filmin eksiği kanımca şudur:
çok fazla şeyi bir arada anlatma çabası, bir filme sığamayacak kadar çok şeye sadece değinip geçme ve yarım bırakma.
yani, bu temelde bir mübadele filmiyse eğer;
bunun yanısıra, kıbrıs barış harekatı, 12 eylül, darbe günleri, ayrımcılık, faili meçhul anarşist ve dağılan karısı, eşcinsellik, dede- torun ilişkisi ve daha bir bir sürü şeyi de anlatmaya kalkışmak filmi biraz dağıtmış gibi geldi bana.
yine de, belki mübadil olduğumdan, içime değen ve gülümsetip& hüzünlendiren bir film oldu benim için.

Shivaree - Goodnight Moon

Cumartesi, Kasım 26, 2011

psiko analist


"bu tip kitaplar tarzım değil" diye diye macera& fiction okuyan insan oldum.
john katzenbach'ın 2002'de yazdığı, ülkemizde 2010'da basılan kitap sürükleyici, merak uyandırıcı.
bu tarz sevenler için tavsiye edilebilir. lakin, elbet, edebi değeri yüksek bir kitap değil kanımca.

pucca






blog olayının taş çatlasa 3 yıldır farkında olan ve 1,5 yıldır blog yazan biri olarak, ünlü "pucca"yı da öğrenmem çok eskilere dayanmamaktadır.
hatırlıyorum da, adını duyunca üzülmüştüm biraz.

çünkü, beni daha öncelerde, uzakdoğululara benzeyişim ve sevgimi saklayamayışım&coşkuyla gösterişim nedeniyle pucca'ya benzetenler çok olmuştur.

şimdi, tabi pucca bu kadar ünlüyken, gel de inandır:)


Cuma, Kasım 25, 2011

dokunmak... sevgiyle...

"bilmeyorum ne vardı saçlarında
rüzgar mı öyle eserdi
gözlerim mi öyle görürdü yoksa
saçlarının her hali hoşuma giderdi."

dediği gibi muhterem şairin,
benim de içimden geçiveriyor bazen:

ne var teninde bunca sıcak olan, nasıl bu kadar huzur verebiliyor sarılmak?
...

sanat ve güzelliklerle yaşamak istiyor o/ basit bir hayatı olmalı


iyi işleri seçen, bizleri orijinal etkinliklerden haberdar eden bir arkadaşım sayesinde "ağaç irfan"ı izledik çarşamba günü. oyun atölyesi'nde, kadıköy'de.

yeni bir tiyatro topluluğu olan "oynayan insan tiyatrosu"nun tek perdelik oyunu. değişik tekniklerle ve samimiyetle sergilenen etkileyici bir oyun.
o samimi ve muhalif ruhu seviyorum en çok da... hiç olamadığım.. zira, düzene ayak uydururken (uyduruyor görünürken ya da) ben, özgün kalabilenlere imrenmişimdir hep...
oynayacakları yeni oyunları merakla bekliyorum.

oyunu izlerken, sabahattin ali'yi tanımadığımı fark ettim üzülerek... oysa, hayatımda en çok etkilendiğim kitaptır kürk mantolu madonna... şaibeli ölümünden, marko paşa'dan bile habersizmişim...

ben çok utanırım bir şeyleri bilmeyince... oysa "bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp" der hep annem...

tiyatrodan dönerken de yolda hayatımdakisevgiliinsan'la kendiliğinden gelişen "şiir testi oyunu" oynadık (taraflardan biri sevdiği bir şiirden birkaç dize okur, karşı taraf şiiri ve şairi bilmeye çalışır:)).
şiir konusunda da epey zayıflamış olduğumu fark ettim. hiç hoşuma gitmedi.
şiir, çok güzel oysa... kısa, öz, çarpıcı.

o halde, bu yazıyı çok sevdiğim cemal süreya ile sonlandırmak lazım gelir şimdi...

"böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
en uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
bütün kara parçalarında
afrika dahil
...."

Perşembe, Kasım 24, 2011

Children See Children Do


yeni olmadığını biliyorum.
ancak, gerçekten etkileyici. kısa ve net.
bugün bir toplantıda yeniden karşılaşınca etkilendim yine, paylaşmak istedim.
gelecek nesiller için daha iyi bir dünya diliyorum...

Pazartesi, Kasım 21, 2011

celal tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi

hayatımdakisevgiliinsan kadar olmasa da onur ünlü'nün yaptığı işleri severim. denediklerini, yapmak istediklerini, farklı çalışan kafasını.
altın koza'da "en iyi film", "en iyi senaryo" ve "jüri özel ödülü"nü alan bu filmini de ilk duyduğumdan beri merak ediyordum. bildiğiniz gibi, cuma vizyona girdi ve biz de hemen izledik.
öncelikle, oyuncular seçmece; selçuk yöntem, güler ökten, köksal engür, bülent emin yarar, cengiz bozkurt, türkü turan, ezgi mola, tansu biçer, tuğra kaftancıoğlu... takdir edersiniz ki, hepsi oldukça başarılı bu filmde de.
senaryo -absürd/ kara komedi ne derseniz deyin- ilginç, değişik ve beklenmedik.
zaman zaman güldürse de komik bir film değil.
onur ünlü'nün karışık ve durmadan çalışan kafasından kaynaklı olacak ki, akış da biraz dağınık.
ve ne yazık ki çok etkileyici ve çok "olmuş" bir film olduğunu düşünmüyorum ben.
yine de, böyle değişik denemeleri, fikirleri destekliyorum, naçizane;)

(timburtonvari afişi harbi başarılı ama;))

onur ünlü'nün yazıp yönettiği filmi güzelce özetleyişini okumak için:http://www.celaltanveailesininasiriaciklihikayesi.com/#sinopsis

(sonradan eklenen bilgi:) !!!
çarşamba afm fitaş beyoğlu'nda 19:00'da filmi yönetmeni ile izlemece ve ardından söyleşi var:
http://www.sinefesto.com/onur-unluyle-soylesiyi-kacirmayin.html)

Pazar, Kasım 20, 2011

ah yurdum

dün sabah haşimato kontrolüm için şişli etfal'deydim yine. bir kez daha fark ettim ki;

halkım, sıraya kaynak yapanlara gösterdiği tepkiyi, yaşadığı diğer haksızlıklara gösterse adaletin işlediği bir toplum olurduk ve kalkınırdık. çok ciddiyim! o amcalar, o teyzeler şahin gibi takipteler, yamuk gördükleri anda da müdahale ediyorlar. ah be amcam ah be teyzem, hayatta yaşadığımız en büyük haksızlık bu mu yani, nedir?

@@@

işim bitince çok sevdiğim osmanbey'de gezdim yine.. çok hoşuma gidiyor o semt. ve fark ettim ki, gündüzü gönlünce yaşamak gerçekten çok güzel! çünkü çalışırken, uyanır uyanmaz kendini sokağa, trafiğe atıyorsun, işyerine gidiyorsun ve hava kararınca çıkıyorsun ancak.. gün geçip gidiyor anlamadan, yaşamadan..

@@@

hazır yarım gün doktor iznim varken, koşa koşa açıköğretim'e de kaydoldum! üniversiteye başladım başlayalı, 2. üniversite hayalim vardı; lakin, 8 yıldır bir şekilde erteliyordum. nihayet başvurdum, hadi hayırlısı:)

ilgilenenler için çarşamba son tarih!

Perşembe, Kasım 17, 2011

moderninsan dertleri


zaman önemli... ölümlüyüz zira... yani, zaman'ımız kısıtlı.
lakin, sanıyorum ki, "modern zaman"da değeri iyice arttı zaman'ın...
istisnasız herkes koşuşturuyor, bir şeylere yetişmeye çalışıyor.
teknolojik gelişmeler, dönemimizin nimetleri bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, bir yandan da başka yükler getiriyor... insanoğlundan beklenenler artıyor. bir şey olmak yetmiyor, çok şey olmak gerekiyor...
her şey daha ulaşılabilir, bu nedenle her şeye el atmak, her şeyi denemek istiyoruz sanırım.. hiçbir şeyi kaçırmamak..


@@@
tüm bu her şeyi yakalama telaşının yanısıra, buna engel olan fiziksel yorgunluk var bir de... işe gidip çalışmak yoruyor tek başına. işyerinde gün boyunca "çıkışta şuraya uğrayayım, bunu yapayım" diye planlar yapıyorum mesela, ama işten sonra tek isteğim bir an önce eve gidip rahatlamak oluyor, hiçbir şeye halim kalmıyor. saat 5'te hava kararıveriyor zaten, gün bitmiş gibi oluyor güneş olmayınca...

velhasıl, bol güneş, bol enerji, bol zaman diliyorum cümlemize!

not: kitap fuarı da kaçtı:(

Pazar, Kasım 13, 2011

25 yaşta 35 numara ayak dramı- volume 2


yazımdan da hatırlayabileceğiniz gibi, küçük ayaklarımla başım dertte.
şehir fırsatı sitelerinden gelen bir e-posta sayesinde bu konuya çözüm olabilecek bir site keşfettim.
lakin, internetten kitap vs. almaya oldukça alışkın olan ben, denemeden giysi ya da ayakkabı almaya henüz sıcak bakmıyorum. bu nedenle çok güzel modeller olmasına rağmen, cesaret edemedim.
deneyeniniz var mı acaba?

Cumartesi, Kasım 12, 2011

izmir desem sineması

şimdi, bilmeyenler için bir güzellik yapıp, güzel izmir'in sahip olduğu bir güzellikten bahsedeceğim;)
pasaport iskelesinin çok yakınında , alsancak'ın göbeğinde bulunan desem sineması'ndan.

desem sineması, 9 eylül üniversitesi rektörlük binasının içinde üniversitenin sürekli eğitim merkezi'ne bağlı olarak uzun yıllardır kesintisiz (bazı yazlar hariç) hizmet veren sinematektir.


benim keşfim lise yıllarımda, popüler filmlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi sinema zevkimi oluşturmaya başladığım zamanlara tekabül eder.
desem, im juli, wilbur wants to kill himself, italian, solino, dogville, edukators, good bye lenin gibi avrupa filmlerini izleme, öğrenme şansını bana tanıyarak sinema zevkimin gelişmesine hatırı sayılır bir katkıda bulunmuştur.
üniversite yıllarım boyunca da elimden geldiğince programı takip edip, orada pekçok önemli filmi izledim.
izmir'de sinema salonlarında, gişe kaygısıyla çoğu yapımın -maalesef- gösterime girmeyişi, beni oldukça üzerken, üzerinden 3-5 ay geçtikten sonra desem'de izleme şansım olduğunu bilmek gerçekten rahatlatıcıydı...
hem de en uygun sinema salonunun yarı fiyatına!
şimdi istanbul'da izmir'e dair en çok özlediğim şeylerden biri, kesinlikle desem.
izmir'de yaşayanların bu nimeti iyi değerlendirmelerini -naçizane- öneririm!
bu da, ekim-aralık programı:
incelediğinizde, bana hak vereceksiniz.

sen yanmasan.. ben yanmasam...

10 kasım'da yazmadım, yazamadım...
biz... bu ülkenin aydınlık(!) geleceği hani...
veda filmini düşünüyorum, hava kurşun gibi ağır'ı okuyorum, nazım'ı düşünüyorum...
bizim yaşımızda, gencecik ve onurlu insanlar... kendilerini, yaşadıkları dünyayı ve içinde bulundukları şartları değiştirmeye, güzelleştirmeye adamış yürekli insanlar...
günümüze bakıyorum sonra..

persepolis'te geçiyordu galiba:
çocuğun "ülkende tüm bunlar olurken sen ne yapıyordun anne?" diye sorduğunda ne diyeceğim...

Perşembe, Kasım 10, 2011

çoksevilmegereksinimim- volume onbinkırk

sanırım en çok bu konuda yazıyorum.
bu konuda değilmiş gibi görünenlerin altında da ekseriya bu tarz duygular var.
bugün bi anda fark ettim de, yeni değilmiş bu özelliğim. zira, bi anı geldi buldu beni 17-18 yıl öncesinden...
anlatayım, siz de görün;




bizim evde öğlen ve akşam babam geldiğinde "ona kapıyı açmak ve terliklerini getirmek" ablam ve benim çok önemsediğimiz bir şeydi. yarışırdık adeta.
bir öğlen, yine babam geldi yemeğe. tam hatırlayamıyorum, sıra bendeydi de ablam mı bozmuştu ne. kapıyı o açmıştı babama, babam da teşekkür etmişti ona...
o kadar üzüldüm ve ablama o kadar kinlendim ki, babam gidince, ilk işim yeni alınan barbibebeklerimizden ablama ait olanın zarif ayakkabısını koparmak oldu.
öcümü almıştım...

Çarşamba, Kasım 09, 2011

savaşma; seviş




şarkı da sezen aksu'dan gelsin:
http://www.youtube.com/watch?v=R9VlCY9yw_w

annecikler


her birey biriciktir ve özeldir, elbet.
bunu, her şeyden önce mesleğim gereği, kabul etmiş&benimsemiş bir insanım.
lakin, bazı annelerin çocuklarını bunca abartmalarına, çocuklarının eşsiz-benzersiz ve olağanüstü varlıklar olduğunu sanmalarına katlanamıyorum çoğunlukla...
hep onları anlatmalarına, sıradan hikayelerini çok orijinal sanmalarına sinir oluyorum...
yüzleştiriveresim geliyor.

@ bu arada, feysbuk hesabımı dondurdum. 3 yıl sonunda.. anlamlı bi nedeni yok dondurmamın, açık olmasının da olmadığı gibi..
hep gıcık olurdum bi açıp bi kapayanlara, "biz de seni takip ediyoduk, pek üzüldük gitmene" diye dalga geçer kıs kıs gülerdim. siz de beni bu şekilde ezebilirsiniz; serbestsiniz.
o değil de, kısacası, artık feysbukta geçirdiğim zamanı da blogumda geçireceğim. bilginize;)

Pazartesi, Kasım 07, 2011

hayaller hayaller... (volume 3)


avrupa'ya gel benle
uyuruz köprülerde
beatles, van gogh, don quijote
bir şarap şişesinde...

Pazar, Kasım 06, 2011

öğrendim ve paylaştım


geçenlerde kitapçıda görünce "aa hüsnü arkan kitap yazmış!" diye şaşırdım. müziğine ve karakterine son derece saygı duyan biri olarak kitabı çok da merak ettim.
lakin cezalı olduğum için (elimdekiler bitene kadar kitap almama uygulaması) alamadım.
sonra eve gelip internette araştırınca fark ettim ki, 5. kitabıymış!!!

bi de erkin koray'ın "meçhul singles&rarities" isimli yeni albümü çıkmış. "dinlemeli" derim.
çok çok sevdiğim şarkısı "meçhul"u dinleyelim o halde:

Cumartesi, Kasım 05, 2011

huzur


izmir'in dağlarında çiçekler açar
altın güneş orda sırmalar saçar


mutlu bayramlar!

Cuma, Kasım 04, 2011

midnight in paris


vizyona girdiği dönem izlemeyi pek çok istemiş, lakin bir türlü fırsat bulamamış ve nihayet ümidimi kesmiştim ki, sevgili giz'in blogunda (http://www.gizliteras.com/2011/11/midnight-in-paris-pariste-gece-yars.html) görünce istanbul'da bazı salonlarda hala oynadığını fark edip dün koşa koşa izlemeye gittim. tam da "sinema krizi"min geldiği bir döneme denk geldi, çok da iyi oldu.
son derece keyifli ve özgün bir film. ve tam da benim gibi romantiklere göre... tam da her şeyi bırakıp bohem bir hayata kavuşmayı arzuladığım şu günlerde...
(yazar, burada, "romantik" kelimesini "aklı hep gerçekte olmayanda olan, güzel hayaller düşleyip başka bir hayatın özlemini çeken" anlamında kullanmış olup, kelimeye "mum ışığı- şarap- gül klişesi"nden tamamen farklı bir anlam katmıştır;))
film, güzel şehir paris'i masalsı görüntülerle anlatmış, insanda paris'e gitme isteği uyandırmıştır.
(19 yaşında paris'e gidip, eifel haricini pek de gezmeden gelen pişman bir insanım ben. ve mutlaka bir kez daha gidip adamakıllı gezmek hep aklımda. ve söylemeden edemeyeceğim, bu sefer daha şık ve bakımlı bir şekilde. zira bir öncekinde üşüme korkusuyla şişman montumla idim ve kendim de biraz şişmandım.)
filmde beni en çok etkileyen noktalardan biri; insanın tatminsizliğine yapılan vurgu. hani şu "altın çağ sanrısı", kendimizden önceki dönemin daha iyi olduğuna dair temelsiz inancımız...
bir diğer güzel nokta ise, çok sevdiğim marion cotillard. ve bir de adrien brody'nin harika ses tonu ve oyunculuğu!
sözün özü "sinema krizi"mi ziyadesiyle tatmin eden çok hoş bir filmdi.
-naçizane- tavsiye edilir.



@ bu arada woody allen 75 yaşında imiş!
ne diyim, şaşırıyor insan.
"önünde saygıyla eğilesi" diyorum başka da birşey diyemiyorum.

n.ç. ...

mağdur olanın hakkını korumakla görevli "adalet" sistemi,
sen kimin yanındasın!
ve ülkem,
sen nereye gidiyorsun?

Çarşamba, Kasım 02, 2011

şems!.. unutma!..


geçen yıl cevahir sahnesi'ne geldiğinde görme fırsatım olmamıştı. bu yıl yunus emre kültür merkezi'ne de gelince, koşa koşa gittim.
özen yula'nın yazıp yönettiği oyun 1,5 saat sürüyor ve tek perde.
oyuncular:
yetkin dikinciler: misafir
teoman kumabaracıbaşı: veled
sinan tuzcu: alaaddin
sema keçik: kerra hatun
beste bereket: kimya
jehan barbur, utku demirkaya, orçun okurgan, melis baykal, ece gözmen.
oyuncular elbette çok görkemli, etkileyici.

oyunun akışı ise şöyle; tüm oyuncular sahnede dizlerinin üzerinde oturuyor ve sırayla bir ya da iki oyuncu kalkarak hikayeyi anlatıyor. oyuncuların cümleleri sonlanırken müzikli bir hale dönüşüyor. sahnenin arka tarafında tül bir perde ardında danseden (lirik dans elbet) 2 erkek oyuncu var. ve bu perdeye ebru sanatı canlı olarak yansıtılıyor.
akışın biraz ağır olduğunu, ciddi bir konsantrasyon ve zihinsel çaba gerektirdiğini söyleyebilirim.
ama tabi ki, büyük oyuncuları sevdiğim bu hikayede izlemek oldukça keyifliydi.

başka türlü birşey benim istediğim... (2)

"tatminsizim" etiketli bilmemkaçıncı yazımı yazıyorum..
"eeeeh, amma sıktın. bu kadar tatminsizsen harekete geç!" dediğinizi duyar gibiyim...
inanın, ben de ölesiye sıkıldım bu hislerimden.

metrobüste 2 liseliyi duyuyorum. biri diğerine "kaptan olmaktan vazgeçtim brooker olucam" diyor. diğeri de "ooo, süper para kırarsın" diyor. geleceklerini kurma hakları hala kendilerinde olduğu için ya da geleceklerini kurma haklarının kendilerinde olduğunu sanabildikleri için kıskanıyorum onları...
çünkü ben kendimi "seçimini yapmış, yolunu seçmiş ama bu düzeninden memnun olmayan dertlimoderninsan" olarak görüyorum.
kuruma gelen ufaklık, kolyemi beğenip "bana versene" diyor. ben de "sen daha küçüksün, genç kız olunca sen de takarsın" diyorum. der demez "genç kız mı? sen mi yani? 10 yıl öncede kaldı gençkızlık" diye yüzleşiyorum..
iyice büyümüş ve geç kalmış olduğumu duyumsuyorum, bunun üzerine..

bir şeyleri değiştirecek gücü kendimde bulamıyorum.
daha iyi bir yerde olmam gerektiğini hissediyorum...
orası neresi bilmiyorum.



Salı, Kasım 01, 2011

elif şafak- iskender (2)


çok konuşuldu, çok tartışıldı.
daha kitapçılara gelmeden satışı başladı.
"intihal" suçlaması yapıldı, kapağı eleştirildi.
...
bana kalırsa;
güzel bir hikaye, kitapta anlatılan.
ama sadece "güzel".
oysa, 10 kitabını okumuş biri olarak, elif şafak'tan beklentim büyüktü benim.
bu nedenle çok tatmin olduğumu söyleyemem.
şaşırtıcı sona rağmen...
...
yine de iyi okumalar sizlere.