Pazar, Aralık 29, 2013

rakı ve cemal süreya'ya...

"... hayat bizim en fazla vaktimizi alan şey. koştur koştur nereye kadar? 
enerjinin dönüşümü kanunu muhalefet kabul etmez. koşarsan çabuk ulaşırsın. ama yolu göremezsin. kan ter içinde kalırsın, ulaşınca tadını çıkaramazsın.
hedef zaten belliyse yola odaklansana güzel kardeşim.
dur bir soluklan. aşka, şiire bak biraz. ayaklarını uzat, rakı iç."

diye yazmıştı geçen hafta birgün'deki köşesinde feridun nadir.

bu hafta da rakı içilesi on kadını yazmış... 
ben de, eğer mümkün olsaydı, rakı masasında oturmuş olmayı isteyeceğim adamları düşünürsem, sanırım ilk sırayı cemal süreya alacaktır...
değil midir ki o şu güzel dizeleri yazan adamdır:

"ertesi gün için bir şey diyemem ama
rakı içtiğin gün ölmezsin."

"KISA
hayat kısa,
kuşlar uçuyor."


bu da bugün öğrendiğim güzel şarkı:





"be proud of your name
be what you are
roam where you roam
do what you do"

Cumartesi, Aralık 28, 2013

3 kala yeni bir yıla...

son yazımda bahsettiğim üzere, yıl dökümü ile meşgulüm bu sıra. yeni metis ajandama (her yıl birinin bana hediye etmesi ne güzel!) ve 2014 için seçtiğim kırmızı kuşlu defterime aktarıyorum yavaş yavaş 2014 planlarımı...
geçen sene aynı işlemi yaparken çok yakın arkadaşım demişti ki:
"oraya yazdığın kitapların hepsini hiçbir zaman okuyamayacaksın, biliyorsun değil mi?"
acımasız ama gerçekçi bir yorumdu. her ne kadar ben salt "liste yapmayı" çok sevsem de, haklılık payı vardı söylediğinin. yani ben oraya 100 kitabı bir yıl içinde okuyacağım diye yazmıyordum elbette, sadece dikkatimi çekmiş kitaplar kayıtlı kalsın istiyordum bir yerde... 
yine de bu sene eleme yoluna giderek gerçekten ölmeden önce muhakkak okumak istediklerimi yazdım sadece.


2013'e dair tabloya gelince, pek iç açıcı değil maalesef...
25 film, 21 kitap, 8 oyun...
onun dışında, dediğim gibi, ilk defa bu kadar serbest bir zaman dilimi yaşıyorum; iş dışında düzenli olarak zaman ayırdığım hiçbir şey yok.
bildiğiniz üzere, evlilik sürecindeyim ve o mevzularla meşgulüm biraz... o kadar.

geçen sene, yıl biterken şunları yazmışım. kimi olmuş kimi olmamış. olmayanlar da gayet olabilecek şeylerken benim çabasızlığımdan olmamış...
canımı sıkıyor bu. mesela daha çok kitap niye okuyamıyorum? ya da  hayatımda spor olsun istiyorum ama neden hala bir bisikletim yok ya da akşam yürüyüşe çıkmıyorum en azından... ya da ben mesela sanırdım ki, çalışmaya başlayıp para kazanınca muhakkak almanca'mı çok geliştireceğim...
kendimi hayal kırıklığına uğrattım sanırım ben biraz... ne bileyim, ben küçükken daha farklı bir yetişkin olacağımı hayal etmiştim... öylesine aleladeyim ki oysa şimdi... 
düşünüyorum da... en zoru kendin kalabilmek, ısrarla seni normlara uydurmaya çalışan topluma rağmen... 

Salı, Aralık 24, 2013

ben bu dünyayı anlayamadım/ niyetlendim de altından kalkamadım

bir instagram'ım eksikti; yoğun istek üzerine ona da bulaştım:)

gerçekten güzel fotoğraflar çıkıyor ortaya. fotoğraf düzenlemek de başkalarının paylaştığı fotoğraflara bakmak da keyifli -şimdilik-.
kendimi kaybedip otu boku paylaşma noktasına gelip de, bi anda kendimi sorgulayarak soğuyabilirim her an. ama iyi gidiyor, dediğim gibi, -şimdilik-...

malum yine bir yıl dönümü...
en uzun gecemizi atlattık kuzey yarım kürede; şimdi sırada miladi takvime göre yeni bir yıla girmek var...
yani, benim için, geçtiğimiz yılı değerlendirme; gelen yıl için kararlar alma, planlar yapma ve hayaller kurma zamanı...
pek değerli defterlerimden birine kıyıp yazmaya başladım bugün, notlar almaya yeni yıl için...
yakın zamanda paylaşacağım burada da...

mevsim geçişleri etkiliyor ruh halimi biraz... hüzünlüyüm bu ara...
bu da ruh halime giden güzel şarkı:


güzel haberse:
kuşum (minnoş), evet adını koydum, konuştu konuşacak! babıldama evresinde yani:)

Cuma, Aralık 20, 2013

son zamanlarda okuduklarım ve izlediklerim

önce, filmler:

en son benim dünyam paylaşmışım.
onun üstüne üç türk filmi daha izlemişim. 
ilki, onur ünlü'nün "sen aydınlatırsın geceyi"si. 
başka sinema kapsamında beyoğlu sineması'nda izledim.
onur ünlü'yü, tamam, pek severim, ama bu gerçekten aşmış bir filmdi bana kalırsa! 
bir kere siyah beyaz! 
dolayısıyla görüntüler muhteşem! 
onun dışında yine süper güçler, gariplikler, silahlar, atraksiyonlar... 
çok çok keyifliydi izlemek ve tabi yine hüzünlü de bir yandan... 
bornova bornova'yı izlerken damla sönmez için "bu kıza dikkat" demiştim. 
ali atay, demet evgar, ahmet mümtaz taylan, ercan kesal, derya alabora, tansu biçer, erdal bakkal zaten candır biliyorsunuz.
sonra müzikler de on numaraydı, yine mehmet erdem vardı mesela. 
bilirsiniz mehmet erdem'i polis filminde sevdik biz, olur ya ile (öncesinde sınıf dizisinde tanıdık elbet, sette tanıdıklarımız vardı o dönem;))... 
velhasıl, bulun buluşturun izleyin!


sonra çağan ırmak'ın tamam mıyız'ını izlemişim. 
çok iyi bir film değil, biraz yüzeysel ve dağınık. 
ancak, ben sırf farklılıklara sahip bireyleri görünür kılmasından ötürü bile desteklemekten yanayım bu tarz filmleri...

ve en son da düğün dernek'i izledim. 
açıkçası, çok sevdiğim kadrodan kesinlikle beklentimin altında bir filmle karşılaştım.
çalgı çengi'yi bırak, işler güçler dizisinin her bir bölümü bu filmden çok daha özenli imiş gibi geldi bana... 
siz nasıl buldunuz?

ve sıra kitaplarda:
en son ali ile ramazan anlatmışım, ince memed'i atlayıp.

ince memed...
ne denebilir ki...
50 yılı aşkın zaman geçmiş yaşar kemal bu eserini yazalı... 
tam bir edebiyat keyfi!
büyük bir usta o; ne denebilir...

(gizliajans'tan)

yeni bitirdiğim kitap ise, gizliajans
alper canıgüz'ün okumadığım tek kitabıydı. 
pek övmüştüm burada canıgüz'ü, hatırlarsanız... 
ve fakat, maalesef bu kitaba bayılmadım.
tamam yine güzel ama, dünyanın en küçük dedektifi alper kamu'nun hikayeleri çok daha keyifli.
benden söylemesi;)

Çarşamba, Aralık 18, 2013

ey aşk! gücün tartışılamaz bile...



...
"kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım/
                                      ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca"
                                                                ...

Salı, Aralık 17, 2013

boşuna çırpınma gökyüzü/yurdum kadar ağlayamazsın vol. bilmemkaç

ortalık kaynıyor yine.
epey sıkıldım artık.
oturup her gün takip etmeye çalışıyorum neler oluyor diye yıllardır.
ama hiçbir şey anlamıyorum.
minik nohut taneleriyiz sanki sadece, etkisiz ve sadece izleyen.

anlayamıyorum bir türlü...
hay arkadaş, ne doymak bilmez iştahmış...
ne mal mülk mevki tutkusuymuş...

tevfik fikret'in "han-ı yağma" şiirinde de dediği gibi:

"yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, 
doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"



bu da pek sevdiğim şarkı eskilerden.
uma'mlı thurman'lı video klip hem de.
moralimiz yerine gelsin azıcık diye...


Cumartesi, Aralık 14, 2013

bu aralar...

yıllardır hayatımda sadece okul/ iş olmamıştı. bu, biraz çağımızın gereği biraz da kendi hevesimdendi. 
ne de olsa modern çağ, çok yönlü insan istiyordu; pek çok şeyden anlayan, güncel olan ne varsa haberdar olan, kendini sürekli geliştiren... 
ben de öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan bir insanım, biraz da maymun iştahlıyım ve pek çok farklı şeye heves edebiliyorum
bir yandan da mesleğim tetikledi biraz. bizim alan öyle bir alan ki çünkü; lisans düzeyinde kalamazsın, mezun olduktan sonra da sürekli eğitimleri takip etmelisin, seminerlere katılmalısın, bağlantılar kurmalısın...
bu sene ise kendimi biraz daha geri çekip dinlenmeye karar vermiştim esasen. ama bu ara "ezgi bir şeyler yap" dürtüsü sık sık ziyaret etmeye başladı beni. sanırım zamanıdır yine yeni bir şeylere başlamanın. 
aklımda üç şey var bile aslında:
1.akordeon (çello ile birlikte sesini en çok sevdiğim enstrüman, ne de olsa kanımda balkanlar var! hem müzik aleti olarak sadece gitar denemişliğim var lisedeyken, cık yetmez:))
2.seramik (sanatta el atmadığımız bir o kaldıydı çünkü, haa bir de resmi on numara beş yıldız hallettiydim geçtiğimiz senelerde,sergiler falan:))
3.işaret dilini öğrenmek (hem mesleki katkı hem insani bir gelişim)
şimdi bunları biraz araştırıp değerlendirmek var sırada...

mesleki gelişime gelince, dün hayran olduğum neslihan zabcı'yı dinledim kültür üniversitesi'nde. yine yeniden karşıya taşınmayı ve maltepe klinik psikolojide yüksek lisansı zorlamayı düşündüm ondan ders alabilmek için! ne harikulade bir kadın o... 
mantar gibi türeyen psikoloğumsuları eleştirdi konuşmasında, çok kısa. mesleğimizde bizleri en çok rahatsız eden şeylerden biri kontrolsüzlük sanırım. herkes çıkıp bir şeyler anlatıyor televizyonlarda, seminerlerde, ofislerinde... bilimsel olmasa da alandan olmayan halk bunu ayırt edemiyor ve çok yanlış bilgilendirilebiliyorlar maalesef...
@@@

bu aralar eskilerden dinlediğim şarkıları paylaşmak istiyorum sizlerle. hani dinledikçe huzur veren...






Çarşamba, Aralık 11, 2013

kar neden yağar kar...

öyle seviyorum ki kar'ı!
heyhat, bilirsiniz izmir'de 10 yılda bir yağar!
bu nedenle yıllarca hasret büyüdüm/ yaşadım kar'a!


(bu 92'deki:))

şimdiyse istanbul çok güzel görüyor gözüme...


 düşündüm de, hani "orta kuşakta bir ülkeyiz ve dört mevsimi yaşıyoruz" muhabbeti var ya, ben bunu izmir'de çok da hissedemiyordum.
istanbul'da ise, handiyse, ilkokuldaki mevsim şeridi misali belirgin geçişler ve dört mevsim de adamakıllı ve birbirinden güzel yaşanıyor...



kosmos filmini hatırlıyorum her karda. 
beni kars'a çeken bir şeyler var, yazmıştım daha önce de...
ne zamandır kavuşmak bilmiyorum...


peki, bugün kimler bu güzel -ve eskimeyen- şarkıyı dinledi bakalım;)


Salı, Aralık 10, 2013

evliliğe doğru...

özel hayatıma dair çok fazla paylaşımda -özellikle de kişisel fotoğraf paylaşımı- bulunmayı tercih etmediğimi artık biliyor ya da tahmin ediyorsunuzdur. kişisel rahatlama yazılarım dışında (onlar olmazsa nefes alamam!), hayatıma dair bir şeyler paylaşırken hep süzgeçten geçirmeye gayret ediyorum. gerekli mi, neye hizmet edecek, okuyana ne yararı olacak… gibi. 
bu nedenle, genelde ilgililer için,  kitap, film, sanatsal etkinlik ya da mekan vs hakkında yazıyorum. 
ama, bu sefer, özel hayatımla ilgili bir gelişmeyi ayrıntılı bir biçimde paylaşmak istiyorum. zira, bu süreçte öyle çok internet araştırmasına ihtiyaç duydum ve insanların paylaşımlarından öyle çok yararlandım ki; adeta bir borç biliyorum ben de deneyimlerimi anlatmayı.
“yararlı olabilmek dileğiyle” diyip “isteme-söz nişan üçlüsü” olarak adlandırdığım geceyi anlatmaya başlıyorum:

az çok bildiğiniz üzere 5 yıllık bir ilişki bizimkisi, yaşımız da neredeyse 30. sonra efendime söyleyeyim, biz ailelerle görüşüyoruz sürekli, aileler de birbirini tanıyor.
dolayısıyla evlilik kararı bizim için, çok sürpriz ya da çok heyecanlı bir süreç olmaktan öte, zaten yaşadığımızı topluma tescillendirmek gibi…

bununla birlikte, ne kadar sadeliğe çekmeye çalışsak da, belli ritüelleri gerçekleştirmekten kurtulamadık. iki hafta önce hayatımdakisevgiliinsan’ın ailesi yakın akrabaları ile birlikte bize geldi ve beni istedi :D

ben gerekli olmayan hiçbir şey istemiyordum başta; ama, aileler o kadar istekli ki, “madem yapacaksınız bari benim zevkime göre olsun”a getirdiler resmen beni.
işte, başta karşı olup sonra havaya girip keyif ala ala seçtiğim/ planladığım nişan olmazsa olmazları;)

bohçam:)


pastamız:)


kahvede en büyük destekçim ablam:)


kuşlu makas
kuşlu tepsi 
ve
yüzükler



 üzerinde ismimizin yazdığı sabun keseleri:)



veee bostanlı sahildeki çekimden kareler:)






Cumartesi, Aralık 07, 2013

başucu şarkılarından...

yakın zamanda da yazmıştım.
gerçekten de adını hak ediyor bu albümdeki her bir şarkı. dinle dinle doyulmuyor...
bu ara dilime takılan da:

Perşembe, Aralık 05, 2013

ali ile ramazan

ilk defa, geçtiğimiz ay, arkadaşımın tiyatroya davet etmesiyle haberdar oldum ali ile ramazan'dan...
oyunu izlemeden önce kitabı okuyayım istedim; ama olmadı.
oyunu izledim önce. 
değişikti, oyuncular iyiydi; ama ne bileyim, o kadar da etkilenmemiştim.



sonra dün gece başladım kitabı okumaya... bugün de bitirdim... son 50 sayfasında ağlaya ağlaya...
tamam; kitaplarda, filmlerde ağlamaya alışkın bir insanım ama; ne zamandır bir şey okurken izlerken böylesine içim ezilmemişti...
en fenası da, kurgu değildi okuduklarım... gerçekti... 


tıpkı kitabın arkasında yazdığı gibi:

"toplumun ittiği, itelediği iki genç erkek...
yoksulluk ve istanbul onları tüketirken, kendine gazetelerin üçüncü sayfasından başka gidecek yer bulamayan derin bir aşk!...

ali ile ramazan
kısa ama acı yaşadılar
ve sonuna kadar gerçekti yaşadıkları"

biliyorum ki, her allahın günü benzer hadiseler oluyor ve yine biliyorum ki hepimiz suçluyuz....
hep söylüyorum "en temizlerimiz bile kirli aslında" diye... ve "tüm yoksulların sebebi yoksul olmayanlar" diye...
velhasıl, hepimiz mesuluz...

ve, ramazan'ın güzel sözleriyle bitirmek istiyorum:

"kullanma o kelimeyi.
ibne mibne değiliz oğlum. 
sevgiliyiz biz. 
tamam mı; aşık olduk işte."

Pazartesi, Aralık 02, 2013

sürprizli dönüş:)

vaaayyy! neredeyse bir aydır yazamamışım. 
ama, ne yalan söyleyeyim; yokluğumun hissedilmesi hoşuma gitti. sevgili deeptone halimi hatırımı sorunca, dedim "ezgi, zorla şartları, yaz artık yeniden."
şimdiiiii, şu yazımda da bahsettiğim üzere, hayatımdakisevgiliinsan ile nişanlanmaya karar vermiştik. eeee nişan hazırlıkları, izmir'e gidiş geliş derken yoğunluktan yazamadım. bir de üstüne "tutkuyla bağlı olduğum bilgisayarım" bozulup da ben kahrolunca yazamaz oldum... şimdi bilgisayarım serviste ve ben yabancı bir bilgisayardan zorlana zorlana yazıyorum...

o nedenle kısa kesip, sizleri evimin yeni ferdi ile tanıştıracağım. ve yazmayalı beri biriktirdiğim, paylaşmak istediklerimi, şimdi değil de daha sonra yavaş yavaş anlatacağım.

işte karşınızda, dün itibariyle ev arkadaşı olduğum sarı kuşum!
evet onun henüz bir adı yok:) belki sizin önerileriniz işe yarayabilir!


ne zamandır çok istiyordum, istiyordum istemesine ama yine de bunca mutlu olup ısınacağımı tahmin etmemiştim. 
bugün işten eve nasıl bir koşa koşa gelişim var anlatamam:)
sonracığıma, sıkılmasın diye televizyonu açık bırakıp işe gitmeler, ötmeyi öğrensin diye videolar açmalar:)
bir de hep çocuğunu düşünüp anlatan annelere gıcık olurdum ben! ahh ahh anneciğim der, "insan kınadığı başına gelmeden ölmezmiş." :D


velhasıl kuşumla aşk yaşıyorum ve çok mutluyum. umarım o da mutludur yeni evinde...

Pazar, Kasım 10, 2013

sevişmek haktır, engellenemez! (gülfer akkaya)

gündem öyle can sıkıcı ki...
meydanlara çıkıp  bağırmak, haykırmak arzusu duyuyorum içimde.
haziran'ı hatırlıyorum ister istemez... geziyi...
penguen gezi sayısına, emre kongar'ın gezi direnişi kitabına göz gezdirdim...
bir bir canlandı gözümde o günler...

deniz özturhan'ın o çarpıcı yazısını okudum yine:

"Ben meydana ne ulusalcı, ne çevreci, ne anarşist, önce sıradan bir kadın olarak çıktım. Bu ülkede öldürülen, ölmesine göz yumulan, cinayetleri hukuksal olarak desteklenen, folluk olarak görülen, sosyal hayattan men edilmek istenen tüm kadınlar için, kendim için... Canımıza kastederek bizi korkutmaya, onurumuzla oynayarak bizi sindirmeye çalıştıkları için çıktım."


şimdi düşünüyorum da, allah muhafaza, başbakanın kışkırtmaları nedeniyle bir tek üniversite öğrencisinin canı yanarsa... 
komşu baskısından mesela, mahalle baskısından, aile baskısından, başbakandan gazı alıp sokak aralarına konuşlanıverecek eli satırlı itlerden...
kim verecek hesabını...
nasıl verecek...

mutlu musun tayyar?

başbakanın son bombası kızlıerkekli aynı ev ülkeyi öyle tehlikeli bir noktaya sürükledi ki... böyle olacağı aşikardı zaten...

tebrikler başbakan, ellerine sağlık...

bunu da unutmadık:


@@@
bu konu hakkında, okurlardan kendine gelen mailleri paylaşmıştı ayşe arman. onlardan çok beğendiğim birini alıntılamak istiyorum:
"...
başbakanımızın en önemli konuları, bir kızın bekareti nerede nasıl bozuluyor? kaç yaşında sevişmeye başlıyor? bu sevişmeden hamile kalıyor mu? kalıyorsa ailesi-kocası biliyor mu? kürtaj yaptıracak mı? yaptırmazsa nasıl doğuracak?
mevzunun sürekli kadın cinselliği olmasından yıldık! affedersiniz ama bu ülkenin daha ciddi sorunları yok mu?
..."

@@@


türk tarihinde, kadınlarımızı eşit bir insan/birey olarak gören lider, atatürk'ün 75. ölüm yıldönümünde, kadın haklarına dair görüşlerine bakmak isterseniz:

Perşembe, Kasım 07, 2013

ben sizin babanızım/ ben ne dersem o olur

çok severek takip ettiğim köşe yazarlarındandır ezgi başaran... neredeyse her yazdığının altına imzamı atacak kadar çok benziyor düşüncelerimiz. hem de çok güzel anlatıyor o. her zaman açık, net ve çarpıcı...
son günlerde, akıl almaz bir biçimde ülke gündemine oturan konu ile ilgili de çok güzel bir yazı yazmıştı dün. sizlerle de paylaşmak istedim:

"Başbakan hafta sonu Kızılcahamam’da AK Partililere 

söylüyor: “Yurtlar yetersiz kalınca öğrenciler kızlı-

erkekli aynı evde kalıyor. Bu bizim muhafazakâr

demokrat yapımıza ters. Denizli’de gördük. Valiye

 talimat verdik, gereği yapılacak.” 


* * * 

Bu sözler duyulunca danışman Yalçın Akdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç telaşla açıklama yaptılar. Biri Twitter’dan, biri basın toplantısı yaparak. Öndeki otomobile dokundurduk, topla topla geri gel usulüyle kurtulalım diye düşünmüş olmalılar. AK Parti içindeki bu tür gayretleri hep takdir etmişimdir. Başbakan’ın ülkenin tansiyonunu yükseltmeme ihtimalini seviyorlar. Hâlâ umutları var. Tatlı. 
“Başbakan hiç de öyle demek istemedi. Evleri kastetmedi, yurt izni olmayan ama yurt gibi işlev gören yerler için söyledi.” Dediler. Yetinmediler. “Bizim evleri denetleme niyetimiz de yetkimiz de yoktur. Bu haberler asparagastır” diye devam ettiler. 
Yazık oldu. Hem de çok valla. 

Aradan 12 saat geçmedi ki Başbakan kürsüdeki yerini aldı ve söze başladı: “Bir kere konuştuğumu inkâr etmem. Bazı yerlerde yurtlar noktasında ihtiyaca cevap veremediğimiz için evlerde kalma noktasında sıkıntı yaşanıyor. Buralarda güvenlik güçlerimize gelen istihbari bilgiler var. Valiliklerimiz bu durumlara müdahale ediyorlar. Bundan niye rahatsız olunuyor? Bunlar aynı apartmanın içinde daire komşuları ihbarı yapıyor. Buralarda nelerin olduğu belli değil. Karmakarışık her şey olabiliyor. Anneler-babalar feryat ediyor devlet nerede diye. Devletin nerede olduğunu göstermek durumundayız.” 

* * * 

Yazık oldu. Hem de çok valla. 
Sadece Akdoğan ve Arınç’a değil, hepimize. 
Neden derseniz... Ahlak anlayışını evlere kadar sokmayı, bir insanın yegâne mahrem alanını polisle, valiyle denetlemeyi kendine hak gören bir Başbakan’la karşı karşıyayız. Bu onun ‘muhafazakâr demokrat’ kimliği için öyle doğal bir müdahale ki konuşmasını özellikle ‘kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın ben bunu yaparım arkadaş’ tonlamasıyla yapıyor. 
Devlet neymiş hepimize gösterecek. Bugün öğrencilerin odalarına, yarın bizlerin. 
Bunu işgüzar ihbarcı komşular yaratarak, valiye, polise olmayan yetkiler vererek yapacak. 
Yazık ve de hayli korkunç. 

* * * 

Başbakan’ın üç meseleyi anlaması gerekiyor. 
Birincisi: 18 yaşını doldurmuş insanlar istediği kişiyle ev tutabilir, kızlı da kalır, erkekli de. Kızlı-erkekli her ortamdan bir seks partisi çıkmaz. Çıkacağını sananlar yeterince kızlı-erkekli ortamda bulunmamış, cinselliğini yaşayamamış kişilerdir. Ayrıca... İnsanlar sevişir de... Evinde ister kızlı-erkekli sevişir, ister sade erkekli, ister sade kızlı, ister ortaya karışık. Kimse de buna karışamaz. Ne devlet ne komşu. 

İkincisi: Seks bir felaket değildir. Düzenli seks mutluluk getirir. Üniversite çağındaki gençlerin birbirlerine aşkla, tutkuyla, merakla dokunması sağlık belirtisidir. Bunun aksi yaşandığında... Yani cinsel güdüler bastırıldığında öfkesi, çatışması bol, kadın hakları noksan, kadın bedeni ihlal edilebilen, her bakımdan sağlıksız hırt bir toplum ortaya çıkar. Gençler için en büyük tehlike seks yapma ihtimali değil, otoriter bir devletin nefesiyle boğulmaktır. 

Üçüncüsü: Sevişmeye karar vermiş iki gencin önüne yeni nesil ihbarcı/ahlakçı komşu, vali ya da polis bir kenara, inşaat vinci dikseniz, fayda etmez. Sevişeceği varsa o vincin kepçesinde sevişir, şaşarsınız. 

O bakımdan... Hakkınızın ve yetkinizin sınırlarını hatırlayarak gençlerin evine, seksine, düşüncesine devletin parmağını sokmayınız."

bu da şarkı:


ülkede yaşananlar, çok fazla gülümsemeye mecal bırakmıyor insanda...
yine de çocukluğumuzu anımsamak iyi gelebilir diye düşündüm.

Pazartesi, Kasım 04, 2013

kitaplar ve filmler

 ”ince memed”i  okuyorum nihayet! sahaf festivali'nde almıştım hani...



son kitapçı ziyaretimde, bu sefer kendimi tutamayıp, yıllardır listemde duran “şahbaz’ın harikulade yılı 1979”u aldım. ilk mine söğüt kitabım, umarım severim;) 
siz okumuş muydunuz?  
"deli kadın hikayeleri" de var listemde; ve fakat, biliyorsunuz, ben öykü sevmiyorum...


bir de jehan barbur’u çok seven hayatımdakisevgiliinsan için, sanatçının yeni çıkan kitabı “çatıdaki çimenler”i aldım.


iyi okumalar herkese!

ve filmler... son günlerde pek çok film vardı izlemek istediğim hatırlarsanız.
sadece "benim dünyam"ı izleyebildim. 
türk filmlerini annem çok seviyor, ben de onu götürmeye gayret ediyorum (kaç yaşından sonra, anne babalar çocuklarını götürmez de, çocuklar anne babalarını götürür bir yerlere?...).
ben de seviyorum zaten, genelde içimde bir yerlere değiyor türk dram filmleri. ve maalesef baya baya ağlıyorum; hatta evde izliyorsam durdurup ağlayıp ağlayıp devam ediyorum:D


"benim dünyam"a gelince, çok sevmiş olduğum black filminin "remake"i olan bu filmi de sevdim ben. her şeyden önce, farklılıklara sahip bireyleri konu alan filmlerin toplumda farkındalık yaratabileceğini düşünüyor ve bu anlamda yararlı buluyorum. oyunculuklar konusunda beren saat ve ailesi oldukça iyi, hele ela'nın küçüklüğünü oynayan kız müthiş! uğur yücel'in çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. fondaki acıklı müzikse gereksiz ve rahatsız edici olabiliyor zaman zaman.
onun dışında filmin "remake" oluşu amma çok eleştirildi yahu! bana kalırsa, bir insan bir filmi izleyip beğenebilir ve yasal zeminini oluşturduktan sonra o filmi yeniden çekmek isteyebilir, ticari kaygı da güdüyor olabilir. bu, son derece normal ve sadece bu nedenle eleştirmek gereksiz bence...



bir de "breaking bad" izliyorum! ikinci sezondayım. aman allahım ya, o nasıl güzel bir dizi! biz oturup "arka sokaklar" izlerken, adamların dizi diye izlediğine bak! sinema kalitesinde resmen her bölüm. 
babasını kanserden kaybetmiş bir insan olarak, beni zaman zaman duygusal olarak zorlasa da, izlemekten çok keyif alıyorum ve hepinize tavsiye ediyorum;)

her özgürlük, aynı zamanda bir sorumluluktur... (ş. pavey)

en son yazımı yazdıktan sonra, sevgili zeze ile konuştuk konu üzerine, sonra o bir yazı yazdı, ben okudum araştırdım biraz daha...
derken, o gün yazdıklarımın düşüncelerimi yeterince yansıtamıyor olabileceğini düşündüm ve bir şeyler daha karalamaya karar verdim.

şöyle ki, bu hususta endişelerim arttı. 
çünkü "inanç" çok değerli bir mevzu; ve değerli olduğu kadar da hassas... 
bu ülkedeyse "inanç özgürlüğü" denince, çoğunluğun aklına gelen "sunni müslüman" bireylerin inancı oluyor. 

oysa, hükümet özellikle de bundan sonra,  tüm hak ve özgürlükler ve mağduriyetler noktasında aynı hassasiyeti göstermekle mükellef! (güzel bir yazı okudum bu konuda, "siz de bir bakın" derim.)

çok uç bir örnek vereceğim düşüncemi anlaşılır kılmak için; şimdi mesela, benim inancım gereği mayo ile gezmem gerekiyor diyelim, bu hususta ne olacak? ben devlette bu biçimde çalışabilecek miyim ya da meclise bu halde girebilecek miyim?
(örnek absürd belki, isterseniz mayo yerine tayt koyun, gecelik koyun, pijama, eşofman koyun..). 
hükümet farkında değil bence; ama, aslında şu an bu sorunun cevabını verebilme sorumluluğunu almış durumda!
şu noktadan sonra, her an herkes çıkıp bir şey yapma ve bunu inancına dayandırma hakkına sahip olmalı. 
bakire öldüren bir satanist de bunu inancına dayanarak yapıyor mesela! müslüman nasıl inekleri, koyunları kurban etme hakkını kendinde görüyorsa ve tepki veren hayvanseverlere gülüp geçiyorsa, satanistin "normal"i de bu!
ya da belki ben inancım gereği tayt& tunik& çizme giyiyorum; ya da inancım gereği kumaş pantolon giyemiyorum. bunu beyan etsem "öyle inanç mı olur?" diyebilecek mi kimse?
yani inanç derken hangi inanç? sadece kitabı olan ve bilinen inançlar mı olmak zorunda saygı duyulması için...



kısacası dipsiz bir kuyu esasen "inanç" mevzusu ve öyle sadece "müslüman sunni" kadınlara başörtüsü takma hakkı vermekle sıyrılınamaz!

ve, aslında allah ve kul arasında yaşanması gereken inancın, bunca gündelik hayata indirgenmesi son derece tehlikeli esasen...

Perşembe, Ekim 31, 2013

kibirden küfelik olmuşsanız, size benzemeyenin çığlığını nasıl duyacaksınız?

milletin temsilcilerinden oluşması gereken millet meclisinde; her kesimden, inançtan, etnik kökenden, kısacası toplumdaki herkesin kendini özdeşleştirebileceği türden vekillerin bulunması önemli ve gereklidir.
bu anlamda, mecliste başörtüsü serbestliği, geç kalınmış ve gayet iyi bulduğum bir adım.
açıkçası beni en memnun eden yanı ise, artık daha fazla bu mevzunun sakız gibi uzatılarak kullanılamayacak oluşudur.
12 yıldır çözülemeyen konunun tam da seçim öncesine denk getirilmesi bir soru işareti elbette...

bundan sonrası için de dilerim ki; kadın hak ve özgürlükleri ve tüm mağduriyetler konusunda bunca hassas olunarak olumlu adımlar atılır... ki ancak o takdirde, samimiyetine inanılacaktır iktidarın...

ayrıca, meclisteki diğer vekillerin de; dünya görüşü, görgü, eğitim, vizyon, saygı, insan hakları konusunda bu mertebeye ulaşabildiği günleri görmeyi öyle çok isterim ki!