Pazar, Kasım 10, 2013

sevişmek haktır, engellenemez! (gülfer akkaya)

gündem öyle can sıkıcı ki...
meydanlara çıkıp  bağırmak, haykırmak arzusu duyuyorum içimde.
haziran'ı hatırlıyorum ister istemez... geziyi...
penguen gezi sayısına, emre kongar'ın gezi direnişi kitabına göz gezdirdim...
bir bir canlandı gözümde o günler...

deniz özturhan'ın o çarpıcı yazısını okudum yine:

"Ben meydana ne ulusalcı, ne çevreci, ne anarşist, önce sıradan bir kadın olarak çıktım. Bu ülkede öldürülen, ölmesine göz yumulan, cinayetleri hukuksal olarak desteklenen, folluk olarak görülen, sosyal hayattan men edilmek istenen tüm kadınlar için, kendim için... Canımıza kastederek bizi korkutmaya, onurumuzla oynayarak bizi sindirmeye çalıştıkları için çıktım."


şimdi düşünüyorum da, allah muhafaza, başbakanın kışkırtmaları nedeniyle bir tek üniversite öğrencisinin canı yanarsa... 
komşu baskısından mesela, mahalle baskısından, aile baskısından, başbakandan gazı alıp sokak aralarına konuşlanıverecek eli satırlı itlerden...
kim verecek hesabını...
nasıl verecek...

mutlu musun tayyar?

başbakanın son bombası kızlıerkekli aynı ev ülkeyi öyle tehlikeli bir noktaya sürükledi ki... böyle olacağı aşikardı zaten...

tebrikler başbakan, ellerine sağlık...

bunu da unutmadık:


@@@
bu konu hakkında, okurlardan kendine gelen mailleri paylaşmıştı ayşe arman. onlardan çok beğendiğim birini alıntılamak istiyorum:
"...
başbakanımızın en önemli konuları, bir kızın bekareti nerede nasıl bozuluyor? kaç yaşında sevişmeye başlıyor? bu sevişmeden hamile kalıyor mu? kalıyorsa ailesi-kocası biliyor mu? kürtaj yaptıracak mı? yaptırmazsa nasıl doğuracak?
mevzunun sürekli kadın cinselliği olmasından yıldık! affedersiniz ama bu ülkenin daha ciddi sorunları yok mu?
..."

@@@


türk tarihinde, kadınlarımızı eşit bir insan/birey olarak gören lider, atatürk'ün 75. ölüm yıldönümünde, kadın haklarına dair görüşlerine bakmak isterseniz:

Perşembe, Kasım 07, 2013

ben sizin babanızım/ ben ne dersem o olur

çok severek takip ettiğim köşe yazarlarındandır ezgi başaran... neredeyse her yazdığının altına imzamı atacak kadar çok benziyor düşüncelerimiz. hem de çok güzel anlatıyor o. her zaman açık, net ve çarpıcı...
son günlerde, akıl almaz bir biçimde ülke gündemine oturan konu ile ilgili de çok güzel bir yazı yazmıştı dün. sizlerle de paylaşmak istedim:

"Başbakan hafta sonu Kızılcahamam’da AK Partililere 

söylüyor: “Yurtlar yetersiz kalınca öğrenciler kızlı-

erkekli aynı evde kalıyor. Bu bizim muhafazakâr

demokrat yapımıza ters. Denizli’de gördük. Valiye

 talimat verdik, gereği yapılacak.” 


* * * 

Bu sözler duyulunca danışman Yalçın Akdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç telaşla açıklama yaptılar. Biri Twitter’dan, biri basın toplantısı yaparak. Öndeki otomobile dokundurduk, topla topla geri gel usulüyle kurtulalım diye düşünmüş olmalılar. AK Parti içindeki bu tür gayretleri hep takdir etmişimdir. Başbakan’ın ülkenin tansiyonunu yükseltmeme ihtimalini seviyorlar. Hâlâ umutları var. Tatlı. 
“Başbakan hiç de öyle demek istemedi. Evleri kastetmedi, yurt izni olmayan ama yurt gibi işlev gören yerler için söyledi.” Dediler. Yetinmediler. “Bizim evleri denetleme niyetimiz de yetkimiz de yoktur. Bu haberler asparagastır” diye devam ettiler. 
Yazık oldu. Hem de çok valla. 

Aradan 12 saat geçmedi ki Başbakan kürsüdeki yerini aldı ve söze başladı: “Bir kere konuştuğumu inkâr etmem. Bazı yerlerde yurtlar noktasında ihtiyaca cevap veremediğimiz için evlerde kalma noktasında sıkıntı yaşanıyor. Buralarda güvenlik güçlerimize gelen istihbari bilgiler var. Valiliklerimiz bu durumlara müdahale ediyorlar. Bundan niye rahatsız olunuyor? Bunlar aynı apartmanın içinde daire komşuları ihbarı yapıyor. Buralarda nelerin olduğu belli değil. Karmakarışık her şey olabiliyor. Anneler-babalar feryat ediyor devlet nerede diye. Devletin nerede olduğunu göstermek durumundayız.” 

* * * 

Yazık oldu. Hem de çok valla. 
Sadece Akdoğan ve Arınç’a değil, hepimize. 
Neden derseniz... Ahlak anlayışını evlere kadar sokmayı, bir insanın yegâne mahrem alanını polisle, valiyle denetlemeyi kendine hak gören bir Başbakan’la karşı karşıyayız. Bu onun ‘muhafazakâr demokrat’ kimliği için öyle doğal bir müdahale ki konuşmasını özellikle ‘kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın ben bunu yaparım arkadaş’ tonlamasıyla yapıyor. 
Devlet neymiş hepimize gösterecek. Bugün öğrencilerin odalarına, yarın bizlerin. 
Bunu işgüzar ihbarcı komşular yaratarak, valiye, polise olmayan yetkiler vererek yapacak. 
Yazık ve de hayli korkunç. 

* * * 

Başbakan’ın üç meseleyi anlaması gerekiyor. 
Birincisi: 18 yaşını doldurmuş insanlar istediği kişiyle ev tutabilir, kızlı da kalır, erkekli de. Kızlı-erkekli her ortamdan bir seks partisi çıkmaz. Çıkacağını sananlar yeterince kızlı-erkekli ortamda bulunmamış, cinselliğini yaşayamamış kişilerdir. Ayrıca... İnsanlar sevişir de... Evinde ister kızlı-erkekli sevişir, ister sade erkekli, ister sade kızlı, ister ortaya karışık. Kimse de buna karışamaz. Ne devlet ne komşu. 

İkincisi: Seks bir felaket değildir. Düzenli seks mutluluk getirir. Üniversite çağındaki gençlerin birbirlerine aşkla, tutkuyla, merakla dokunması sağlık belirtisidir. Bunun aksi yaşandığında... Yani cinsel güdüler bastırıldığında öfkesi, çatışması bol, kadın hakları noksan, kadın bedeni ihlal edilebilen, her bakımdan sağlıksız hırt bir toplum ortaya çıkar. Gençler için en büyük tehlike seks yapma ihtimali değil, otoriter bir devletin nefesiyle boğulmaktır. 

Üçüncüsü: Sevişmeye karar vermiş iki gencin önüne yeni nesil ihbarcı/ahlakçı komşu, vali ya da polis bir kenara, inşaat vinci dikseniz, fayda etmez. Sevişeceği varsa o vincin kepçesinde sevişir, şaşarsınız. 

O bakımdan... Hakkınızın ve yetkinizin sınırlarını hatırlayarak gençlerin evine, seksine, düşüncesine devletin parmağını sokmayınız."

bu da şarkı:


ülkede yaşananlar, çok fazla gülümsemeye mecal bırakmıyor insanda...
yine de çocukluğumuzu anımsamak iyi gelebilir diye düşündüm.

Pazartesi, Kasım 04, 2013

kitaplar ve filmler

 ”ince memed”i  okuyorum nihayet! sahaf festivali'nde almıştım hani...



son kitapçı ziyaretimde, bu sefer kendimi tutamayıp, yıllardır listemde duran “şahbaz’ın harikulade yılı 1979”u aldım. ilk mine söğüt kitabım, umarım severim;) 
siz okumuş muydunuz?  
"deli kadın hikayeleri" de var listemde; ve fakat, biliyorsunuz, ben öykü sevmiyorum...


bir de jehan barbur’u çok seven hayatımdakisevgiliinsan için, sanatçının yeni çıkan kitabı “çatıdaki çimenler”i aldım.


iyi okumalar herkese!

ve filmler... son günlerde pek çok film vardı izlemek istediğim hatırlarsanız.
sadece "benim dünyam"ı izleyebildim. 
türk filmlerini annem çok seviyor, ben de onu götürmeye gayret ediyorum (kaç yaşından sonra, anne babalar çocuklarını götürmez de, çocuklar anne babalarını götürür bir yerlere?...).
ben de seviyorum zaten, genelde içimde bir yerlere değiyor türk dram filmleri. ve maalesef baya baya ağlıyorum; hatta evde izliyorsam durdurup ağlayıp ağlayıp devam ediyorum:D


"benim dünyam"a gelince, çok sevmiş olduğum black filminin "remake"i olan bu filmi de sevdim ben. her şeyden önce, farklılıklara sahip bireyleri konu alan filmlerin toplumda farkındalık yaratabileceğini düşünüyor ve bu anlamda yararlı buluyorum. oyunculuklar konusunda beren saat ve ailesi oldukça iyi, hele ela'nın küçüklüğünü oynayan kız müthiş! uğur yücel'in çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. fondaki acıklı müzikse gereksiz ve rahatsız edici olabiliyor zaman zaman.
onun dışında filmin "remake" oluşu amma çok eleştirildi yahu! bana kalırsa, bir insan bir filmi izleyip beğenebilir ve yasal zeminini oluşturduktan sonra o filmi yeniden çekmek isteyebilir, ticari kaygı da güdüyor olabilir. bu, son derece normal ve sadece bu nedenle eleştirmek gereksiz bence...



bir de "breaking bad" izliyorum! ikinci sezondayım. aman allahım ya, o nasıl güzel bir dizi! biz oturup "arka sokaklar" izlerken, adamların dizi diye izlediğine bak! sinema kalitesinde resmen her bölüm. 
babasını kanserden kaybetmiş bir insan olarak, beni zaman zaman duygusal olarak zorlasa da, izlemekten çok keyif alıyorum ve hepinize tavsiye ediyorum;)

her özgürlük, aynı zamanda bir sorumluluktur... (ş. pavey)

en son yazımı yazdıktan sonra, sevgili zeze ile konuştuk konu üzerine, sonra o bir yazı yazdı, ben okudum araştırdım biraz daha...
derken, o gün yazdıklarımın düşüncelerimi yeterince yansıtamıyor olabileceğini düşündüm ve bir şeyler daha karalamaya karar verdim.

şöyle ki, bu hususta endişelerim arttı. 
çünkü "inanç" çok değerli bir mevzu; ve değerli olduğu kadar da hassas... 
bu ülkedeyse "inanç özgürlüğü" denince, çoğunluğun aklına gelen "sunni müslüman" bireylerin inancı oluyor. 

oysa, hükümet özellikle de bundan sonra,  tüm hak ve özgürlükler ve mağduriyetler noktasında aynı hassasiyeti göstermekle mükellef! (güzel bir yazı okudum bu konuda, "siz de bir bakın" derim.)

çok uç bir örnek vereceğim düşüncemi anlaşılır kılmak için; şimdi mesela, benim inancım gereği mayo ile gezmem gerekiyor diyelim, bu hususta ne olacak? ben devlette bu biçimde çalışabilecek miyim ya da meclise bu halde girebilecek miyim?
(örnek absürd belki, isterseniz mayo yerine tayt koyun, gecelik koyun, pijama, eşofman koyun..). 
hükümet farkında değil bence; ama, aslında şu an bu sorunun cevabını verebilme sorumluluğunu almış durumda!
şu noktadan sonra, her an herkes çıkıp bir şey yapma ve bunu inancına dayandırma hakkına sahip olmalı. 
bakire öldüren bir satanist de bunu inancına dayanarak yapıyor mesela! müslüman nasıl inekleri, koyunları kurban etme hakkını kendinde görüyorsa ve tepki veren hayvanseverlere gülüp geçiyorsa, satanistin "normal"i de bu!
ya da belki ben inancım gereği tayt& tunik& çizme giyiyorum; ya da inancım gereği kumaş pantolon giyemiyorum. bunu beyan etsem "öyle inanç mı olur?" diyebilecek mi kimse?
yani inanç derken hangi inanç? sadece kitabı olan ve bilinen inançlar mı olmak zorunda saygı duyulması için...



kısacası dipsiz bir kuyu esasen "inanç" mevzusu ve öyle sadece "müslüman sunni" kadınlara başörtüsü takma hakkı vermekle sıyrılınamaz!

ve, aslında allah ve kul arasında yaşanması gereken inancın, bunca gündelik hayata indirgenmesi son derece tehlikeli esasen...