Çarşamba, Aralık 23, 2015

üvey/ zemheri gözler/ üvey

umay umay'ı ilk bu aşmış şarkı ile tanıdım.


sonra kent ozanları albümünde "şeker anne" ile bağrıma bastım. 


sonra "hareket vakti"nden haberdar oldum. çok sevdim.


15 yıl olmuştur, ara ara açıp dinlediğim şarkılardandır 3'ü de.
son 1 yılda ise ceylan ertem sevgisi büyüdü içimde. kadınsılığına hayranım öncelikle, belki de haset derecesinde "kadın" buluyorum kendisini...
ve şarkılarını, şarkı söyleyişini de çok seviyorum.
bu enfes şarkıyı da fena söylememiş. 


ocaktaki canlı performanslarından birini izlemek mümkün olur umarım;)

Salı, Aralık 15, 2015

başka türlü bir şey benim istediğim-2

yakın zamanda,

güvenli&huzurlu evimden çıkıp yeniden evime dönene 

kadar, 

gün içinde nelerin beni gerginleştirdiğini gözlemledim: 


ilkinin kalabalık nedeniyle yaşanan engellenmeler

(yürürken bile trafik oluşu, önünün kesilmesi vs.)

ikincisinin gürültü, özellikle de korna sesi ve mekanik 

sesler

bir diğerinin de zamansızlık nedeniyle hep koşturma hali 

ve yetişememe kaygısı 

olduğunu fark ettim.


nasıl da yıpratıyor bizi bunlar. 

oysa ne gerek var?

Pazar, Aralık 13, 2015

sor; yaşadığın hayat senin mi?!

"büyümek" derler
deler geçer...
yıllara gücün yeter mi?
yetmez!
canını yakarlar
yetmez!
dahası var
dört başı mamur, asil, vakur
onlardan ol seni alkışlarlar...
yetmez!
seni yakalarlar
yetmez
kanadını koparırlar...



Çarşamba, Aralık 09, 2015

başka türlü bir şey benim istediğim...

farklı bir dönemde yaşamalıymışım ben.
toplumsal baskının bunca üzerimizde hissedilmediği, modernizm ya da kapitalizm -adı her neyse- sistemin bunca üzerimize üzerimize gelmediği. şablonlar oluşturmadığı her birimiz için. ve uymayanların ötekileştirilmediği...

düşünüyorum da, hiçbir şeye ihtiyacım yok esasen... sevdiğim kişiler, üretmek, doğa ve sanat yeter bana. 
aslında hepimize yeter.

yaşadığımız zaman ve şehirlerde, gün içinde kendimize ayırabildiğimiz zaman öyle az ki. ondan gergin belki de herkes bu kadar...
hareket alanımız bile öyle kısıtlı ki çoğumuzun. düşünsenize, bisiklet sürmek istesek uygun yol yok. yürüyüş yapmak istesek güvenli yer yok. salona gitmek istesek zaman yok vs...


oysa kasabada olsak mesela, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için kazanacak kadar çalışsak, geri kalan zamanı kendimize ve sevdiklerimize ayırsak... daha mutlu bireyler olmaz mıydık?

Salı, Aralık 01, 2015

kasım ayı filmleri (6) ve kitapları (1)

canım sonbahar bitti, yılın son ayı ile birlikte yeni bir mevsim daha geldi.
kasım ayında film listem fena sayılmasa da ve kitap listem oldukça zayıf. 
kısa kısa bir bakalım bakalım neler izlemiş, okumuşum kasım ayında.

cache
2005 yapımı haneke tarzı bir gerilim. gerim gerim geriyor yani insanı... bana yer yer "uçurtma avcısı"nı anımsattı. çocukluk, çocuklukta yapılan hatalar, haset, göçmenlik, vebal, suçluluk, ödeşme, vicdan... ağır ve sağlam film.


birds
izlemediğim  öyle çok önemli film var ki. ve bu beni epey rahatsız etmeye başladı. ben de oturup onların da listesini yaptım elbette;) başlangıcı sinema dehası hitchcock ile yaptım. 50 yıl öncesinin filmi birds ile. göz kırpmadan izledim. çok etkileyici. final sahnesindeki görüntü inanılmaz!


blue jasmine
woody allen sevdiğim bir yönetmendir. vizyona girdiği dönem fırsat bulup izleyemediğim filmini izleyeyim istedim. fakat, ne yazık ki, bu sefer çok keyif alarak izlediğim bir film olmadı. vasat bir hikaye.


hotel transilvanya 2
son zamanlarda, mesai saatlerim 9-3 olduğundan beri, iş çıkışı tek başıma sinemaya gidip, 2 saat dış dünyadan kopup kafa dağıtma alışkanlığı peydah oldu bende. çok kaliteli ya da sanatsal yapımları değil de, eğlenceli ve basit filmleri tercih etmeye çalışıyorum. maksat, günün yorgunluğunu atmak ve keyifli zaman geçirmek oluyor. önceden bir filmi izleyeceksem, illa ki "önemli" bir film olmasını tercih ederdim. şimdi öyle değil.
velhasıl, bu filme de öyle gittim. ortalama bir animasyon filmdi. güldüm, eğlendim.


mürekkep balığı ve balina
bu filmi, almakta olduğum aile terapistliği eğitimim kapsamında izledim. filmde boşanma sürecinde amerikalı bir orta sınıf karı kocanın ve çocuklarının ilişkisini konu alıyor. keyifle izlenen güzel bir film. özellikle, çocuklara yansımasını oldukça gerçekçi bir biçimde görüyoruz filmde.


what about bob
yine aile terapistliği eğitimim kapsamında izlediğim bir film. filmdeki terapist- danışan ilişkisini etik prensipler açısından değerlendirmekti ödevim. takıntıları ve tourette sendromu olan bob'un terapistine bağımlılık geliştirmesini komedi bakış açısıyla ele alan eğlenceli bir film.



bir şeyler eksik
kasım ayının tek kitabı bülent somay'ın aşk, cinsellik ve hayat hakkında sorgulamalarını, tespitlerini içeren, düşünen zihinlere ilaç gibi gelen pek güzel bir kitap. sorgulamayı sevenlere, naçizane tavsiye olunur efem;)


Cumartesi, Kasım 28, 2015

dünyanın bir ucuna birlikte gider miyiz?

Lavanta

Odanız kızkardeşinizdir, 
Büyük Ş'lerle iner giysiniz; 
Bir kez onarılmış anıt mihrap; 
Hemen pencereye geçersiniz. 

Bütün şarkıları düşünün, 
Sizin yüzünüz çıkar ortaya, 
Konsolun üstünde yelpaze, 
Yan yana yan yana düşünün ama. 

En derin çizgiler, güzelim, 
En tatlı anlardan kalma... 
Değme acı baş edemez 
Hazların lal oyuklarıyla. 

Çıkarken yığılan basamaklar 
Kaçı kaçıverirler inerken, 
Beyaz sunağıyla gotik tapınak, 
Eliniz sanki hep tırabzanda. 

Bir şeyiniz olayım sizin, 
Hani nasıl isterseniz, 
Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz; 
Dünyanın bir ucuna 
Birlikte gider miyiz? 

Bekletilmiş ipeklinizden 
Kopmaya can atar bir düğme; 
Boş verin, o düğme hayın, 
Gider miyiz? 

Şimdiye dek düşünmediyseniz 
Bakmayın içinde ne var, 
Küçük bir kitaptır yaşamak 
Elinde tutmaya yarar.


Cemal SÜREYA


seyrüsefer- sertab erener

"ben aşksız n'eyleyim herkesteki bedeni?
annem beni aşka ver
asi başım bir aşka boyun eğer"


Perşembe, Kasım 26, 2015

ah şişede lal/ hem de ay hilal

'gelmiş geçmiş en iyi türkçe şarkı' dersem abartmış olmam sanırım...
sezen aksu, fahir atakoğlu ve sertab erener üçlüsünün hayat verdiği bir şaheser adeta!
ara ara yeniden takıntılı biçimde dinlemelere doyamadığım şarkılardan.
keyif almanız dileğiyle;)


"bir bulut olsam, yüklenip yağsam
dökülsem damla damla toprağına
bir deli nehir, bir asi rüzgar
olup kavuşsam üzüm bağlarına
bir çiy tanesi, bülbülün çilesi
annemin sesiyle güne uyansam
radyoda yanık, içli bir keman
ağlasa nihavend, acemaşiran 

bir turna olsam, yollara vursam
uçabilsem kendi semalarıma
bir seher vakti sılaya varsam
selam versem sıradağlarına
komşunun kızı, çoban yıldızı
yaz bahçeleri yeşil, mor, kırmızı
ah şişede lal, hem de ay hilal
bir daha da görmedim öyle yazı"

Çarşamba, Kasım 25, 2015

yavan, yüzeysel ve uçucu bilgi çağı

sıklıkla, zamanın giderek sevimsizleştiğini hissediyorum.
ve şükrediyorum ki, bu kadar dijital olmayan bir dönemde doğdum, çocukluğumu, ilk gençliğimi yaşadım.
internetin, dijital bilgi depolama cihazlarının hayatıma girmesi üniversite yıllarıma tekabül eder. feysbuk  ülkemize geldiğinde ise üniversite 3'teydim.
hiçbir bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi. ama araştırırdım, yazardım. eşim üniversite yıllarıma ait kişisel defterlerimi gördüğünde "o haa! kişisel google'ını yapmışsın" diye tepki vermişti:)
fihristlerim vardı, bilmediğim kelimlerin anlamını yazardım. dilimize hangi dilden geçtiğini, hangi kökten geldiğini araştırırdım... şairler için bir defterim vardı, akım akım bilirdim şairleri...  sonra sinema için bir defter elbette ve içinde yönetmenlere göre ayrılmış filmler. şiir antolojisi kitaplarımız vardı ablamla. bir sürü şair bilirdik.
dilbilimi ya da sanatla ilgili bir şeyler yapma hevesim vardı büyüyünce.
araştırmak, yazmak ve akılda tutma vardı. uçucu değildi. ve edinilen her bilgi doğruydu. güvenilir kaynaklardan edinilirdi çünkü.
zamanla fark ediyorum ki; ilkokul, ortaokul ve lisede aldığım eğitim de sağlamdı. şanslıydım galiba. ne bileyim fahir atakoğlu'nu okulda oratoryolarda öğrendim mesela. opera, bale izlemeyi, klasik müzik konseri dinlemeyi 9-12 yaşlarımda okullarımla tecrübe ettim ilk defa.
şimdi öyle üzülüyorum ki turgut uyar'ı, cemal süreya'yı, özdemir asaf'ı tivitırda, instagramda paylaşılan 2 dize ile tanıdığını sananlara... 7 hececilerle, garip akımını ayırt edemeyenlere...



"eskileri anlatmak, özlemle anmak yaşlanma belirtisi" derler... 
ee, olacak o kadar. ne de olsa, dün 30 oldum ben! az şey mi;)

Pazartesi, Kasım 23, 2015

seve seve ölürüm senin için

geçtiğimiz hafta sonu izmir'e, ailemin yanına, gittim.
uzun yıllardır hiç dizi izlemeyen biri olarak onlarla birkaç dizi izleme fırsatım oldu.
dizi izlememe meselesi de, karşı olduğumdan falan değil, haftalık rutinimizin koşturmacalı olmasından öyle bir zamanı hiç bulamamaktan, çoğu zaman evde televizyonu açmaya gerek olacak kadar zaman olmamasından kaynaklanıyor esasen...
velhasıl, annemlerle izlediklerimden birini oldukça başarılı buldum: poyraz karayel.
hakikaten kaliteli bir yapım hissi verdi.
ve her şeyden önce, çok güzel  şarkılar çalıyor dizide ara ara.
bu güzel şarkılardan biri de eski 45likleri anımsatan bu güzel jehan barbur şarkısı idi:


severek dinlemeniz dileğiyle :)

Cumartesi, Kasım 21, 2015

ortaokulda psikolojik danışman olmak

eylülden bu yana, ortaokulda çalıştığımı daha önce yazmıştım. 4 yıl rehberlik ve araştırma merkezi'nde görev yaptıktan sonra, yeniden okula dönmek farklı geldi. her gün yüzümü güldüren ve içime işleyen pek çok an yaşıyor ve anı biriktiriyorum.

aklımda kalanlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum sizlerle:

*ilk günlerde, koridorlarda dolaşırken ve henüz sınıflara girip öğrencilerle tanışmamışken, yanıma gelirdi her gün çocuklar "abla, siz öğretmen misiniz?" diye sorarlardı. ben de kendimi tanıtırdım. 
bir gün yine sorduklarında, benim "evet" cevabımın üstüne "ama çok güzelsiniz" tepkisi geldi bir çocuktan:) sanırım öğretmenlerle ilgili olumsuz deneyimleri vardı:)

*sonra sınıflara girip etkinlikler yapmaya başladım. istisnasız her sınıfta "aydilge'ye benzetilme serüvenim" başladı. hemen hemen her gün koridorda durdurup söylüyorlar hala.

* bir gün zemin kattaki bir boş sınıfta annelere yönelik bir çalışma için hazırlık yaparken bir baktım ki, bahçedeki çocuklar cama yapışmış beni izliyorlar. biraz sohbet ettik, zil çaldı sonra, "hadi bakalım sınıfınıza" dedim. hemen el cevap geldi  "öğretmenim çok güzelsiniz, ayrılamıyoruz camdan" :)


*bir başka gün bir görüşme sırasında ingilizce dersi üzerine konuşurken bir çocukla "hangi öğretmen geliyor dersinize?" diye sordum. çocuk "nis ateş" dedi. "anlamadım, kim?" dedim. "adını tam anlamıyorum, mis de olabilir" dedi. 
o an jeton düştü bende, ortaokuldaki almanca öğretmenimizin ismini "frau" sanan çok yakın arkadaşım geldi aklıma:) 

*tabii, hep sempatik yaşantılar olmuyor ne yazık ki...
yakın zamanda bedensel engelli bir öğrenci ile bireysel görüşme yaparken "öğretmenim siz hep farklılıkların öneminden ve güzelliğinden söz ediyorsunuz. ama benimki hiç güzel bir farklılık değil, çok zor." dediğinde boğazımın düğümlenmesi mesela...

ama babacığım...

bazı güzelliklerle ne kadar geç tanışıyor insan...
bazılarıyla hiç tanışma fırsatı olmuyor hatta...
ne acı.
neyse ki tanıştım ben bu şarkıyla...




"bir gün gelir dünya sana uymazsa
değiştirmek eğer elden gelmezse...

böyle büyür insanlar
ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil."

Pazartesi, Kasım 09, 2015

sanat beylikdüzü'nde:)

neredeyse tüm çevremizin "durun yapmayın" "ayy çok uzaaak" "orası istanbul değil ki" vb tepkilerine rağmen 6 ay önce beylikdüzü'ne taşındık. korkutulduğumuz gibi kötü de olmadı. burada yaşamaktan genel olarak memnunduk. ta ki, bugüne kadar. bugünse ben burada yaşadığım için çok mutlu oldum! çünkü 6 yıl gidemediğim tüyap kitap fuarı'na, istanbul'daki 7. yılımda, bugün gidebildim!
ben kiii, ilkokuldan bu yana izmir'de her sene gitmişimdir kitap fuarına. ve hatta, istanbul'a taşındığımdan beri de hala her nisan ayında ayarlayıp gidiyorum izmir'e! sonra beyoğlu sahaf festivali, üsküdar sahaf festivali... çok severim. 
ama tüyap'a bir türlü gidememiştim işte. makus talihi bugün değiştirdim neyse ki:)
hem de erkenden, henüz çok kalabalık olmadan gittim. gider gitmez ne göreyim. alanın yarısında da "geçmişe tanıklık" temalı sanat fuarı var! mutluluğum ikiye katlandı!


koca fuar alanının tamamını hakkını vererek gezemesem de, çok etkilendiğim resim ve heykeller oldu. bedri rahmi eyüboğlu, fikret otyam, nuri iyem, burhan doğançay gibi önemli ressamların eserlerinin yanı sıra çağdaş pek çok ressamın eserlerini de görme imkanı bulmuş oldum.




alanın bir bölümü "tantana" adıyla çizer dostlarının çizimiyle tan oral'a ayrılmıştı. 
bir bölümü de "ömrüne sığmayan adam aziz nesin 1915-2015" ismiyle aziz nesin'e. 
bir başka bölümde 2008, 2010, 2012, 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen çanakkale bienali'nden bazı eserler sergileniyordu. 


bir de "kendine ait bir oda" vardı.





onun dışında etkilendiğim pek çok eserden bazıları:









"kitap fuarı diye geldim bu güzel sürprizin içinde kendimi kaybettim" diye dürttüm kendimi bir süre sonra. "kalabalık artmadan kitap fuarı kısmına geçeyim" dedim. kırmızı kedi, yky, iletişim, metis, sel, can gibi sevdiğim yayın evlerini gezdim. kırmızı kedi'den kendine ait bir oda'yı aldım, bir de 2016 ajandası. 2012'den bu yana metis'inkini kullanıyordum, 2016 için ufak bir değişiklik yapmış oldum;)
sahafları gezdim sonra. hiç hasan ali toptaş okumadım ben. başlangıç için heba'yı arıyordum esasen, ama, sonsuzluğa nokta'yı bulabildim. 
psikeart'ın standını görünce yazın bir türlü alamadığım, sonrasında da bulamadığım "tercih" konulu sayısını aldım.
mutlu, doymuş, tarifsiz bir huzura ermiş biçimde ayrıldım fuardan.


Perşembe, Kasım 05, 2015

yalnız güzellik değil/ sevgi özgürlük ister

ilçemizde yıllarca tek dershane vardı. sonra sonra 2 tane daha açılıp (biri elbette cemaatin:)) 3 dershaneye kavuşmuştu ilçemiz. ben de 5. sınıfta ilk defa dershaneye yazılmıştım. anadolu liseleri sınavına hazırlanmak için:)
cumartesileri gidiyordum da; pazar ya gitmiyordum -çünkü ailece bir şeyler yapıyorduk- ya da gidiyordum, ama, 2.-3. ders babam gelip beni alıyordu "hadi pikniğe gidiyoruz/ dikili tarafına çağla toplamaya gidiyoruz"... diyerek.
dershanede bir matematik öğretmenimiz vardı. tüm sınıf çok etkileniyorduk kendisinden. hem çok eğlenceli hem disiplinli hem de çok iyi öğreten eşine az rastlanır çok kıymetli bir öğretmendi süreyya hoca.
mayıs geldiğinde gönül yayları gevşeyip, ders işlemede isteksizlik baş gösterince tüm sınıfta, dersin bir kısmında şarkılar öğretmeye başlamıştı bizlere. sesi de çok güzeldi, bağlama çalıyordu... ilk defa kendisinden duyduğum "ver elini ver bana eftelya" ve "sevgi güzellik ister" şarkılarını  hatırlıyorum hala... 
tabi o zaman kızılırmak'tan, grup yorum'dan bihaberdim. sonra sonra öğrenip, uzun süre de başka şey dinleyemez olmuştum...
bugün sabahtan beri dilimde "sevgi güzellik ister".
sizinle de paylaşmak istedim, sevgili ilkay akkaya'nın yumuşacık sesinden bu güzel şarkıyı.
keyifle dinlemeniz dileğiyle;)


"sevgi güzellik ister gülüm
güzellik emek ister
güzellik tende değil gülüm
yürekte ateş ister

bir çocuk dudağıyla yanakta bir sıcaklık
yalnız güzellik değil
sevgi özgürlük ister

aşkların en soylusu 
biriken, birçok olandır
sevginin en güzeli paylaşılan emektir
çıkarsız ve sınırsız paylaşılan yürektir"

Çarşamba, Kasım 04, 2015

çocuklara öğretilmesi gereken önemli bir beceri: beklemek

bireyleri gözlemleyip kendimce çıkarsamalar yapmayı, tespitlerde bulunmayı, hatta genellemelere varmaya cüret etmeyi:) oldum olası severim. e bir de insanı inceleyen bir meslek seçince, iflah olmaz bir gözlemci&tespitçiye evrildim.
kendini defalarca doğrulatan tespitlerimden biri, toplum olarak "sabırsız" oluşumuzdur. geçenlerde psikoloji alanında bir akademisyen olan Bilge Selçuk'un bu konuda bir yazısına rastladım. sizlerle de paylaşmak isterim:


"Çocuklara öğretilmesi gereken önemli bir beceri: Beklemek

Teknoloji hayatı çok hızlandırdı ve bunu artık o kadar kanıksadık ki, hızlı olmayan hiçbir şeye tahammülümüz yok.

Eskiden hayat yavaştı. Evimizdeki telefonlarda numarayı çevirmek, aradığımız hattın düşmesi dakikalar alırdı. Mektup yollamak ve almak haftalar sürerdi. Televizyonun açılması da, kapanması da ayrı bir olaydı. Hatırlayanlar için, bir regülatör merasimi de eşlik ederdi buna. Otomobilin çalışması için ısınması gerekirdi.

Çay demlemek için suyun kaynaması beklenirdi. Çamaşırı sıkan merdanelerin yavaş yavaş dönüşünü izlemek çocuklar için eğlence, o işi yapan insan için eziyetti. Pikabın kolunun havaya kalkıp iğnenin plağa oturması, kasetin başa sarması ve ta neden sonra, bilgisayarın açılması... Bunların hepsi izlenecek uzunlukta olaylardı. Çektiğimiz fotoğrafları görebilmek için önce filmi bitirmemiz, fotoğrafçıya götürdükten sonra da bir hafta basılmasını beklememiz gerekirdi.

Bugün hayat artık çok hızlı. Bilgisayar ve televizyon anında açılmazsa içimizde bir sıkıntının yükseldiğini hissediyoruz. Kettle suyu bir dakikada kaynatıyor. Çektiğimiz fotoğrafları anında görebiliyoruz. Artık kimsenin çirkin çıktığı bir fotoğrafı yok. Arabanın ısınması söz konusu değil, kaç saniyede hızlandığına bakıyoruz. Çamaşır makinesinin sıkma özelliğini izlemeye kalksak gözlerimiz bozulur. Video oyunlarının çoğunda hız tek önemli faktör. Düşünme ve strateji üretme üzerine oyunlar olsa bile sadece refleks hızı ile oynanabilenler çoğunlukta. Bu işte ustalığın tek ölçüsü hız.

Telefonda numara çevirme kalktı, numara ezberlemek yok. Dünyanın her yeriyle telefon veya bilgisayardan yazışabiliyoruz, birkaç saniye içinde mesajımız gidiyor, yenisi de gelebiliyor. Anında görüntülü konuşabiliyoruz. Mesaj yollamamız, mesajın okunduğunu görmemiz ve cevap gelmesi arasında geçen süreler başlı başına bir eziyet olabiliyor.

Hız, bizi ‘ödül odaklı’ hale getirdi.
Eskiden birini evinden aradığımızda telefonun açılmaması gayet normaldi. Şimdi açılmayan her telefon sinirimizi bozuyor, her an her aradığımızda karşıdakinin cevap vermesini bekliyoruz. E-maillerimize kısa sürede cevap gelmemesine tahammül edemiyoruz. Snapchat’in, Twitter’ın hızına yetişmek mümkün değil.
Artık bekleyemiyoruz. Eskiden her şeyi bekleyen yetişkinler artık beklemeyi bilmiyor. Çocuklarımız ise beklemeyi hiç öğrenmedi. Bunda hem bizim yetişkinler olarak payımız var, hem de dünyanın artık farklı bir yer olmasının, yaşam biçimimizin ve kullandığımız araçların, yani teknolojinin payı var.
Bu hız, bizi ‘ödül odaklı’ hale getirdi. Ödül odaklılık, bizi sonuca götürecek ilk seçeneği tercih etmemizdir. Söz gelimi, bir kazağa ihtiyaç duyduğumuzda ilk gördüğümüz kazağı almamız, aç olduğumuzda biraz ötedeki daha iyi lokantaya kadar sabretmek yerine en yakındakine girivermektir. Daha kolay, pratik, çaba gerektirmeyen, el altında olanı tercih etmektir.
Ödül, çocuklar için oyuncak ya da para benzeri bir materyal kazanç şeklinde olabileceği gibi, takdir, alkış veya övgü gibi sosyal olarak pozitif sonuçları da kapsıyor. Ödülün çok önemli olması, davranışın sonuçlarını tartamamayı da beraberinde getirir, fevrilik artar.
Çocukların ödül elde edebilecekleri durumlarda korkusuz ve dürtüsel davranmaları okul uyumunda sorun yaratabilir. Okul uyumu dediğimizde sadece akademik değil, davranışsal uyumdan da söz ediyoruz. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, saldırganlık ve hiperaktivite gibi davranış problemi gösteren çocukların, kendilerini hedefe ulaştıran ilk seçenekte ısrar ettiklerini, koşullardaki değişime uygun cevap veremediklerini gösteriyor.
Saldırgan davranışlar, dikkat ve çözüm üretme mekanizmalarında esneklik problemiyle bağlantılı. Ödüle ulaşmak için farklı cevap biçimi ve alternatif çözümleri düşünemeyen çocukların hissettiği hayal kırıklığı ve öfke, saldırgan davranışları tetikleyen başlıca faktörler olarak karşımıza çıkıyor.
Önce kendimiz öğrenmeliyiz
Peki çocuklarımıza sabretmeyi ve beklemeyi öğretmek için neler yapabiliriz? İlk yapmamız gereken, önce kendimizin sabretmeyi ve beklemeyi bilmesi. Bunu söylemek, yapmaktan kolay. Bazılarımızın ‘öz-denetim’ dediğimiz kontrol becerileri daha gelişmiştir. Onlar için beklemek daha kolay olur ama beklemek ve sabretmek davranışlarını geliştirmek esas öz-denetim becerisinde güçlük çekenler için önemli.
Beklemek ama gergin değil, sakince beklemek önemli. Bunu önce kendimiz yapmalı ve çocuğumuza örnek olmalıyız. Bir diğer kritik davranış: Çocuğumuza, neden beklemesi ve sabretmesi gerektiğini açıklamak, onlarla konuşmaktır. Açıklama yapmak bir davranışı öğrenmelerinde önemli rol oynuyor.
İstediğimiz davranışı neden yapması gerektiğini çocuğun anlıyor olması; benimsemesi ve içselleştirmesi için şart. Sebebi anlaşılmayan davranış içselleştirilemez. İçselleştirilemeyen davranış tekrar etmez. Çocuğunuza beklemenin, sabretmenin, düşünerek hareket etmenin neden önemli olduğunu açıklayamazsanız, aynı davranış problemleri karşınıza tekrar tekrar çıkacaktır.
Şunu da unutmamak gerekiyor: Sabırlı olmayı ve beklemeyi öğretmek, sizin kontrollü davranışlarınızla örnek oluşturacağınız en önemli yerdir. Sabırlı olmayı bağırarak, kızarak, dayak atarak öğretemezsiniz.
Ve elbette tutarlı olmak. Davranışlarımızda, açıklamalarımızda ve uygulamalarımızda tutarlı olmamız gerekiyor. Sabırlı olmak, hayat boyu bize lazım olacak öz-denetim becerisinin en önemli işaretlerinden biri. Çocuğun okul başarısından tutun arkadaşlarıyla olan ilişkilerine, duygularını kontrollü şekilde gösterebilmesine kadar hemen her alana etki ediyor. Bu da, diğer birçok davranış gibi çocuğun, anne-babasının yardımı ile öğrenebileceği çok temel bir beceridir."

Salı, Kasım 03, 2015

seçim ve ötesi

şimdi yeniden, 30 mart 2014 seçim sonuçlarından sonra yazılmış ve akp'yi desteklemeyen kesimin çoğunun duygu ve düşüncelerine tercüman olmuş, önemli tespitler içren şu yazıyı hatırlamakta fayda var sanırım...

"Seçim ve Ötesi
Evet, bir seçimi daha atlattık ve bir kez daha Beyaz Türkler olarak hüsran, hayal kırıklığı ve ardından nefrete dönüşen duygu durumlarına sevk ettik kendimizi.

38 yaşında bir İstanbul’lu olarak hayatımda ilk kez gönüllü gözlemci olduğum bir seçimin ardından sizlerle gözlemlerimi ve çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

ŞAŞKINLIK : Bunca yolsuzluk, tapeler, yasaklar, polis şiddeti, ölümler ve rezilliklerden sonra bu millet hala nasıl AKP’ye oy veriyor ?

Sonuçları öğrendiğimiz zaman hepimizin akıllı telefonlarımıza sarılıp, VPN üzerinden bağlandığımız sosyal medya mecralarında birbirimize sorduğumuz ilk soru buydu ve aslında cevabı da olayın kendi içinde saklıydı. Bu soruyu birbirimize soruyorduk. Kendi balonumuz içinden dışarıdaki devasa şehri ve ülkeyi göremiyorduk.
Şöyle bir paylaşıma rastladım Facebook üzerinde : ‘CHP Kadıköy’de %76, Beşiktaş’ta %72, Bakırköy’de %65 aldı. Anlayamıyorum, Büyükşehir’i nasıl oluyor da AKP kazanabiliyor ? Kesinlikle hile yapıldı, başka hiçbir açıklaması yok.’
Bunu yazan arkadaş çıkan sonuca anlam veremiyordu, haklıydı da. Çünkü İstanbul’u Nişantaşı, Bağdat Caddesi ve Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndan ibaret sanıyordu. Şehrin ağırlıklı nüfusunun yaşadığı Bağcılar, Bahçelievler, Fatih, Gaziosmanpaşa, Pendik, Sultangazi, Sultanbeyli ve Ümraniye gibi ilçelerin içinden ona tanıdık gelen tek isim Ümraniye’ydi, çünkü orada IKEA vardı.
Arnavutköy denildiğinde aklına sadece Kuruçeşme – Bebek arasında kalan boğaz semti gelen İstanbul’lu CHP seçmeni sayısı azımsanamayacak kadar fazladır.

İNKAR : Bu ülkede artık yaşayamam. Acaba hangi ülkeye kaçabiliriz ?

Şaşkınlığın hemen ardından kişinin sergilediği ikinci refleks inkardır. Sonucu kabullenemeyiz, kabullenmek istemeyiz. Gelgelelim sonucu değiştirmek de elimizde olmadığından o sonuçtan kaçmak isteriz. Burada da sonuç = ülke olduğundan bir an önce bu ülkeden kaçıp gitmek gerekmektedir. Bu ülke bizim yaşadığımız ülke olamaz, biz bu ‘gerizekalı’ halka mensup olamayız.
Hemen pasaportlar çıkarılır, vize durumları ve banka hesapları kontrol edilir, Google’da ‘Göçmen kabul eden ülkeler listesi’ araması bu saatlerde İstanbul’un Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy ilçelerinde tavan yapar.

Aziz Nesin
NEFRET : Makarna & kömür denklemi
Çıkan sonuç karşısında hayretler içinde kalıp, kesin hile yapıldığına da kendimizi inandırdıktan ve yurtdışına gitmenin de öyle ha deyince yapılacak bir iş olmadığını idrak ettikten sonra içimizdeki sıkışma ve mutsuzluk tavan yapar. Hemen birer bira açılır, sigaralar yakılır ve içimizdeki tüm bu acıyı kanalize edecek bir hedef bulunur : halk.
Böylece seçimden bir gün sonra zaten her biri bize benzeyen arkadaşlarımızın sosyal medya hesaplarında her biri diğerine benzeyen paylaşımlar görmeye başlarız. Bunlar rahmetli Aziz Nesin’in en çok anıldığı saatlerdir aynı zamanda.

‘Bu gerizekalı halk bir paket makarna, bir torba kömüre oyunu satacak kadar aptaldır.’
‘Sürünün ulan siz, açlıktan geberin hatta. İnşallah hastane kuyruklarında sefil olur, acınızdan ölürsünüz.’
‘Bundan sonra benim için bu halk bitmiştir. Fakir gördüğüm yerde bir tekme de ben vuracağım, defol git Tayyip versin diyeceğim.’
‘Zaten boşuna dememişler ‘Her halk hak ettiği şekilde yönetilir.’ diye. Bu halka böylesi müstehaktır.’
Bu cümlelerin hepsini çeşitli arkadaşlarımın sosyal medya paylaşımlarından toparladım, hepsi bugün içinde yapılmış birebir gerçek paylaşımlardır. Deveye dikeni, bu halka da bu iktidarı yakıştırıveririz bir güzel. Kendimizi çoktan o halkın dışına almış olduğumuz için küfürleri pervasızca savurmakta bir sakınca yoktur.

GEREKÇE : Bu muhalefetle ancak buraya kadarSırrı ve ötesi…
Elbette tüm bu nefret söylemleri, savrulan küfürler içimizdeki acıyı dindirmeye yetmez. Hepimiz düşünen ve akıllı bireyler olduğumuzdan kafamızda bu sonuca bir gerekçe bulmak zorundayızdır. O noktada muhalefeti suçlamak Hızır gibi yetişir imdadımıza.
‘CHP ile buraya kadar. İstemeye istemeye, zorla Sarıgül’e oy verdim. Daha ne yapsaydım ?’
‘Yok yok, bu milletin solcusundan da adam olmaz. Hala Sırrı’ya %5 oy çıkıyor. Hele Levent Kırca’ya ne demeli ?’
Türkiye’nin çok partili demokrasisinin artık esamesinin bile okunmadığı, AKP’ye karşı CHP çatısı altında birleşmeyen herkesin bizzat bizim tarafımızdan ya aptal, ya da hain ilan edildiği bir noktada hem diğer partilerin tek tük kalmış oy oranlarının hepsini toplayıp, ‘Bak işte, bunların hepsi CHP’ye vermiş olsa şimdi seçimi kazanmıştık.’ der, hem de bir yandan CHP’yi beceriksizlikle suçlamaya devam ederiz.

BİR TÜRKİYE ÜTOPYASI : Halk Devrimi

Tüm bu sonuçları kafamızda toparlayıp, parçaları birleştirdikten sonra ortaya çıkan resim kafamızda artık çok nettir. Ne bu halk, ne de bu muhalefet akıllanmayacak, ne yaparsak yapalım adam olmayacaktır. Tek çözüm halk devrimidir. Çözüm sokaklardadır, bunun başka yolu yoktur. Sokaklara çıkılacak, isyan edilecek, polis şiddetine maruz kalınacak, çocuklar, gençler ölecek ve o ölen çocukların fotoğrafları Facebook’ta profil resmi yapılacaktır.

Makarna beyinli (!) olmadığınıza göre, herhalde döngünün burada kapandığını anlamışsınızdır. Sokağa çıkıldıkça terörist yaftası yenilecek, ülkenin çoğunluğuyla aradaki mesafe daha da açılacak, kutuplaşma daha da şiddetlenecek, iktidara oy verenlerle vermeyenler sokakta birbirine selam bile vermemeye başlayacak (Facebook arkadaş listemizden atalı zaten çok olmuştur.), ve bir sonraki seçim sonuçlarına bir kez daha hayret edilerek aynı döngü tekrarlanacaktır.
SONUÇ : Peki o zaman ne yapmalı ?

Genelde bu tür yazılar sadece tespit yapıp, herhangi bir çözüm yolu sunmazlar okuyucuya. O nedenle de çoğu kez bir mastürbasyon niteliğinde kalarak, Beyaz Türkler’in kendi aralarında ‘Adam çok haklı aaaaabi.’ önsözüyle paylaştıkları linklere dönüşürler.
Ben bunun biraz ötesine geçmeyi deneyeceğim bu kez elimden geldiğince.

Kendinizi tanımak…

Öncelikle 38 yaşında bir İstanbul’lu olarak hayatımda ilk kez Kasımpaşa’nın arka sokaklarını gördüm, Kasımpaşa’lıları tanıdım. Bundan sonra da kendi balonumdan çıkıp bir kez daha oralara gitmeyi asla istemem. O insanlarla hiçbir platformda buluşup, iletişim kurabileceğimi düşünmüyorum. Hüloğğğğ oldukları için, çok aptal oldukları için, zaten anlatsam da anlamayacakları için veya onlardan iğrendiğim ya da nefret ettiğim için falan değil. Böyle bir sabrım yok da, ondan. Benim zaten insan ilişkilerim son derece zayıftır. Bu konuda oldukça bencil olduğumu söyleyebilirim. Çok çabuk sıkılır ve çok çabuk pes ederim bu konuda.
Bu nedenle önce kendinizi tanıyın. Eğer benimle aynı ya da benzer bir kişiliğe sahipseniz, o zaman bu konuyu kafanızdan tamamen çıkarın, zira politika öncelikli olarak iletişim becerisi ve de özellikle sizinle hiçbir ortak paydası olmayan insanlarla iletişim kurabilme becerisi gerektirir.

Eğer ‘Ben bu insanlarla da iletişim kurabilirim, onlara ulaşabilirim.’ diyorsanız o zaman ilk iş olarak aklınıza en çok yatan siyasi partiye gidip üye olun. Yerel çalışmalarına katılın, içinde yaşadığınız şehrin ve ülkenin insanını gerçekten tanıma şansına sahip olun. Zaten onları tanıdığınız zaman, ülke nüfusunun %99’unun, İstanbul nüfüsunun da %90’ının Twitter sözcüğünü hiç duymadığı bir yerde, seçildiği zaman Twitter yasağını kaldıracağını vaad eden bir belediye başkan adayının seçimi neden kazanamadığını anlayacaksınız. İşte o zaman yukarıda anlattığım döngü sizin için farklı işlemeye başlayacak.

İşte o zaman, ismi ‘halk’ partisi olan bir partinin aslında halkından ne kadar kopuk olduğunu, birkaç isim dışında belediyecilik adına yaptıkları tek şeyin ‘hala ve sadece’ Atatürk büstü dikmekten ibaret olduğunu, o beğenmediğiniz, hiç sevmediğiniz ve istemeye istemeye, mecburen oy verdiğiniz Mustafa Sarıgül’ün aslında bu ülkenin halkına en çok ulaşabilen isim olduğunu göreceksiniz.

CHP Kadin Kollari
Odak noktası…
Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir partinin amacı halkının ortalama yaşam standartını yükseltmek olmalıdır. Bu nedenle yönelmesi gereken asıl kesim halkın el alt tabakasıdır. Bu yazıyı okuyan hiç kimse Türkiye halkının yaşam ortalamasının altında değildir, bu nedenle de hiçbiriniz aslında sosyal demokrat ve halkçı olan bir partinin odak noktası olmamalısınız. Oysa CHP’nin kalesi olarak adlandırılan il ve ilçelere baktığınızda gelir düzeyi ve yaşam standartları görece yüksek bir kitleyle karşılaşacaksınız.
Bugün bir paket makarna ve bir torba kömüre oyunu ‘sattığı’ için aşağıladığınız ve aptallıkla suçladığınız ‘halk’için öncelikli ihtiyacı o bir paket makarna ve bir torba kömürdür. Sizler Karatay diyetinde yasak olduğu için makarna yemez ve sahip olduğunuz çevre bilinciyle kömür yakmazken, onlar için makarna kendilerini açlıktan, kömürse soğuktan donmaktan kurtaran yegane öğedir ve elbette ki bunu onlara sağlayan kişi kahramanlarıdır.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini inceleme imkanı bulduysanız, açlık sınırında yaşayan bir insan için ifade özgürlüğünün hiçbir anlamı olmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.
Sosyal demokrat ve halkçı olduğunu iddia eden bir partinin bu hatalı odak noktasını koruduğu müddetçe kaybetmeye mahkum olması kaçınılmazdır.

Kıskançlık

Birçok kişinin gözden kaçırdığı çok kritik bir konu da, sınıf farkından doğan kıskançlıktır. Bugün siz mevcut iktidarı hem cahil, görgüsüz, köylümsek, hem de aynı zamanda ahlaksız, sahtekar, hırsız ve katil olduğu için sevmiyor, hatta nefret ediyor, böyle bir iktidarın sizi yönetiyor olmasını nasıl hazmedemiyorsanız, o iktidarın seçmeni de sizin kendilerinden kat be kat fazla para kazanıyor olmanızı, kız/erkek arkadaşlarınızla nikahsız yaşamanızı, parklarda öpüşmenizi, içki içmenizi, kendisi Temmuz sıcağında metrobüste pardesü ve türbanıyla son derece rahatsızken, sizin klimalı arabanız, mini eteğiniz ve askılı bluzunuzla yanından geçmenizi, kendisi çarşafla denize girerken sizin bikiniyle güneşlenebilmenizi ve buna benzer her konuda sınırsız özgürlüğe sahip olmanızı kıskanıyor, hazmedemiyor ve ‘Ben yapamıyorsam, o da yapmasın.’ duygusu bu kitlenin kalbinde perçinleniyor.
İşte bu ayrıma sürekli vurgu yaparak, haset ve kıskançlığı daha da arttıran ve bunu yönetebilen de iktidarın sahibi oluyor.
Bu noktada ‘Yahu durduran mı var, o da yapsaymış.’ diyorsanız bilin ki bu halkı hiç tanımıyorsunuz ve ‘mahalle baskısı’ denen kavramı hiç duymamışsınız.
Ayrıca bunca hırsızlığa rağmen hala mevcut iktidarı nasıl olup da desteklediğini bir türlü anlayamadığınız halkın cebinden aslında bir kuruş bile çalınmamaktadır.
Çalınan sizin paranız, imkanlarınız ve özgürlüğünüzdür. Ve hayatının hiçbir döneminde sizin kadar zengin, kültürlü, bilgili ve özgür olamamış ve zaten hayatının her döneminde hor görülmüş olan bu insanların her zaman gıptayla baktıkları Beyaz Türkler’e karşı galibiyet kazanabildikleri tek alan seçimlerdir.
Evet, hayatlarında belki bir iyileşme olmamaktadır ama en azından bir alanda kendilerini kazanmış hissedebilmekte ve kendilerinin hiçbir zaman sahip olamadığı özgürlüğe artık Beyaz Türkler’in de sahip olamayacak olması onları içten içe çok mutlu etmektedir. Kıskançlık insana dair en temel duygulardan biridir. ‘Tanrım, beni zayıflatmıyorsan bari arkadaşlarımı şişmanlat.’ sözünü size hatırlatmak isterim. Yasakların ve baskıların bu kesim tarafından bu kadar canhıraş biçimde savunulmasının başlıca nedeni budur.

Siktir Git
Yol Haritası
Bütün bu bilgiler ışığında önünüzde 3 tane opsiyonunuz var. Bunları da sıralayarak yazımı bitirip halen tümüyle yasaklanmamışken bir bira açmayı düşünüyorum.

1) Eğer yazının ortalarında bahsettiğim gibi siyaset yapabilecek bir potansiyeliniz olduğuna inanıyorsanız, hiç durmayın ve aktif siyasete atılın. Eminim oldukça yorucu ve yıpratıcı ama bir o kadar da renkli deneyimler içeren bir yolculuk olacaktır sizin için. Kimbilir, hayal ettiğimiz ütopik cennet olmasa da, daha iyi bir Türkiye’ye bizi ulaştıracak lider belki de içinizden biridir.
2) Eğer benim gibi ‘Politika benim işim değil.’ diyenlerdenseniz ve başka bir ülkede yaşamak da size çok zor geliyorsa, o zaman kendi balonunuz içinde hayatınızı sürdürmeye devam edin ve artık seçim sonuçlarını çıldırmış bir şekilde takip etmeyi bırakın. Sonuçta iktidarlar gelir, gider ve siz de hayatınızın her anında mevcut duruma bir şekilde adapte olup, kendi balonunuz içinde dış etmenlerden minimal düzeyde etkilenerek hayatınızı sürdürebilirsiniz.
3) Eğer ‘Yok, ben ne politikayla, ne de bu ülkeyle uğraşabilirim.’ diyenlerdenseniz o zaman bohçanızı toplayıp, en kolay hayatta kalabileceğiniz ülkeye tek yönlü bir bilet alın ve bu maceraya çıkın. Sonuçta hayat zaten başlı başına bir maceradır ve bu yolu seçmek de diğerlerinden daha zor ya da daha kolay olmayacaktır.
Ve tabi seçtiğiniz yol hangisi olursa olsun, gittiğiniz her yere kendinizi de götüreceğinizi unutmayın. Şairin dediği gibi ;
‘Yeni bir ülke bulamazsın. 

Başka bir deniz bulamazsın. 
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın,
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de…’"

*bu arada, akp'yi destekleyenlerden fikirler duymaya ihtiyacım var. yazarsanız memnun olurum.