Cumartesi, Temmuz 25, 2015

hayat acıtınca dünyayı sevmem



kaderden kaçamaz insan...

Çarşamba, Temmuz 15, 2015

kimi gecelerin çıkıp geliverişinde kalbi yerinden oynatan bir tekinsizlik vardır

ortaokul ve lisedeyken epey gazete okurdum. üniversitede de devam etti bu alışkanlığım. sonra yavaş yavaş gazete almaz oldum. 
takip ettiğim köşe yazarları vardı önceden. biri de ece temelkuran'dı. o dönem milliyet'te belli günler yazıyordu. bazı yazılarını hala küpür halinde saklıyorum. çağrılmayan dil mesela, kuzine sonra...
kitaplarını da okurdum. karşıyaka pan kitabevi'nde imza gününe bile katılmıştım hatta.

sene 2008

ve fakat, her nasılsa, tek tabanca yazısını kaçırmışım. tesadüfen karşıma çıktı geçmiş günlerde.ne de güzel anlatmış...

"Kimi gecelerin çıkıp geliverişinde kalbi yerinden oynatan bir tekinsizlik vardır. Yakalarını bin bir zahmet bir araya getirdiğin düzenine, parmağının ucunda durup kollarını oynatarak güç bela tutturduğun dengene meydan okuyan, yetinmeye karar verdiğin bir huzurlu hayatı tehdit eden tekinsiz bir gecedir bu. Başka bir yere değil, bir serüvene hiç değil; bu gece seni kendine çağırır. Bu gece, kalbinin Kasablanka’sında bitecektir!
     Seni, kendine, ta kendine çağıran şeylerde, hayatını yalanlayan, büyük bir yalanı ortaya çıkaracağı için seni müthiş korkutan bir şeyler vardır, tekinsiz şeyler... Çok sarhoşken, yalnızken aynaya bakıp yaşlandığını düşünmek gibi ürkütücü.
     ***
     Tekinsiz bir geceye icabet edersen eğer, senden geriye bir tek sen kalacaktır. Yanında yörende para gibi hesaplayarak biriktirdiğin ve "hayatım" diye adlandırdığın ne varsa bir nefeste süpürülecektir.
     Oysa sen zaten biliyordun:
     "Ben" dediğin, "benim hayatım" dediğin bütün o şeylerin kollarına, bacaklarına, ensene ince ipliklerle teyellendiğini, en zayıf yerlere çift dikiş atıldığını... Böyle gecelerde koşup eve kaçman gerektiğini... Yine de bir tekinsiz gecenin geleceğini, seni bıçaklı ve darbukalı bir kavgaya davet eder gibi kendine çağıracağını... Sen biliyordun zaten gideceğini, o tekinsiz gecelerden birinde güç bela tutturduğun bu dengeden, kanaat ettiğin bu düzeninden geçeceğini... Bir gece yine, yeniden, tek tabanca kalacağını... Sen biliyordun, bu işin bir yerde patlayacağını.
     ***
     Böyle tekinsiz gecelere dayanıklı bir hayat mümkün müdür? Dengeler bozulmasın diye içinde uyuşturup uyuttuğun tutkuya çağıran gecelere hazırlıklı bir hayat... Mümkün müdür? Hep yalnız olmak, yalnız kalmak gerekir herhalde. Tekinsiz gecelerde, karnının ta içinde istiyorsan bir şeyi, birini ensesinden tutup, çekmeyi, öpmeyi... Herhalde, böyle gecelerde birini öpebilmek için sırtında başkalarını taşımıyor olmak gerekirdi.
     Fakat o kadar yalnızlığa katlanamaz insan. 
     Bu yüzden kurulur düzenler. Her biri bozulur sonra. Çünkü tekinsiz geceler... 
     Doğru hayat mümkün değildir. 
     Çünkü belalı bir gecenin bastırması her an mümkündür.
     ***
     Bilge bir adam söylemişti:
     "Her şey şahanedir. Karın vardır, çocukların vardır. Öyle mutlu, huzurlu, başarılı yaşıyorsundur. Sonra... Sonra kapıdan Vivien Leigh’a benzeyen bir kadın geçer!"
     Vivien’a benzeyen kadınlar hep geçerler. Anthony Quinn’e benzeyen adamlar, hiç kimseye değil sadece kendine benzeyenler, "Benzemez kimse sana"lar, "Hayran olayım tavrına"lar... Kapıdan aniden geçerler... 
     İnsanı bütün bu kapılara, kapılardan aniden geçiverenlere kör edecek bir hayat mümkün müdür? Dünyanın en iyi, en ahlaklı insanı olsan bir hayat kaç tekinsiz geceden yırtar?
     ***
     Boş kadehleri çiğner gibi ağzında, yanağının içini keser gibi sözler, Müzeyyen Hanım, şarkılar söyler. Kıpırdamazsın yerinden, ama göğsünde bir eşkıyanın kör bıçağı bileğinden geçer. "En son sana vuruldum" der Müzeyyen Hanım, çünkü "Dalgalandım da duruldum."
     Kimileri, bir gece, tek başına içip, tek başına ölmek için severler. Onlar, bir gece bir düzen bozulup da birinin canı yanmasın diye tek tabanca gezerler..."

bazı adamlar.

"bazı adamlar, incitmeden sevemezdi
kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında
bazı adamlarsa, tüm geçmişi unutturur, parmak uçlarından öperdi."

buyurmuş üstad...

bazı adamlarsa, tek başına bu iki adamdı.

işte o en tehlikelisiydi.

Cumartesi, Temmuz 11, 2015

hep tek tabanca olmak zorunda kalanlara selam olsun...

hayatta en gıcık olduğum şeylerden biri, liseden sonra bile, her yere babası tarafından götürülen kızlar. sınavlara, iş görüşmelerine bırakılan, hatta bazen çıkışı beklenen hani…
oysa kendi ayakları üzerinde durabilmek, her işi kendin başarabilmek gibisi var mı?

(imrendi...)

Pazar, Temmuz 05, 2015

benelüksümsü avrupa seyahati- dördüncü ve son bölüm

cuma günü yeniden amsterdam’a gitmek üzere erkenden düştük yollara. yol üzerinde brüksel’e uğradık. şehre girer girmez türk nüfusunun fazlalığı dikatimizi çekti. gezmek için fazla vaktimiz yoktu, hızlı bir şehir turu atabildik sadece


grand place denilen şehrin meydanı oldukça güzel (avrupa’da şehirlerin meydanları ne kadar da güzel ve tipik özelliklere sahip hakikaten). meydanda ve civarında pek çok önemli tarihi yapı olsa da, biz dışarıdan görmekle yetindik. yine şehri gezmek üzere yanımıza aldığımız notlarımızda pek çok önemli müzeye ev sahipliği yaptığı söylenen brüksel’de bizim müzeler için de vaktimiz yoktu. 





hediyelik/hatıralık dükkanlarını ziyaret ettik. ben bu güzel işi genelde gezilerin sonlarına bırakırım. brüksel’den bolca çikolata aldık. meşhur belçika waffle’ını denedik. bildiğiniz üzere, waffle’ın anavatanı belçika. bizim ülkemizden biraz farklı olsa da, ben çok lezzetli buldum. ki beeeen, üniversite yıllarımda bornova wafflecı akın’da çalışmış waffle piriyimdirJ burada hamuru ön planda, sadece o şekilde de tüketiliyor, ya da üzerine sadece pudra şekeri ile. biz ek olarak çikolata ve meyve istedik. hamurun kendisi 2 euro, çikolata ekletmek 1 euro, meyve ekletmek 1 euro. onun dışında bizdeki gibi süsleme malzemeleri yok. hamuru da gerçek eritme bitter çikolatası da çok lezzetliydi. belçika’nın bir de patates kızartması meşhur, yollarda karton külahlarda patates kızartması yiyen pek çok insana rastlayabilirsiniz. ancak, malum yağ farklılığından, koku çok ağır geldiğinden kızartmadan ben uzak durdum.

brüksel’deki 2 saatlik turumuzdan sonra amsterdam’a doğru yolumuza devam ettik. vardığımızda saat epey 
geçti. bu sefer, daha önce kaldığımız flying pig’de yer olmadığından yine yakın bir bölgede bir evde 2 gecelik rezervasyon yaptırmıştık. yeniden valizleri açıp, kısa süreliğine de olsa yerleştik.
cumartesi amsterdam’da son gündü. son gün için van gogh museum, anne frank’ın evi ve bisikletle şehir turu seçenkelerinden bisikleti seçtik biz. evde yaptığımız kahvaltının ardından hemen dışarı çıktık. bisiklet kiralamadan önce karşımıza kanal üstünde kurulan bit pazarı denk geldi. avrupa şehirlerinde bu belli günlerde kurulan bit pazarlarını gezmeye bayılıyorum! uygun fiyata pek çok farklı ürünün satıldığı pazarı gezmek çok keyifliydi. 

daha sonra, mac bike’dan bisikletlerimizi kiralayıp dolaşmaya başladık. bisikleti 24 saatliğine 15 euroya kiraladık. haritalarımız yardımıyla şehri epey genişçe dolaştık ve dolaştıkça amsterdam’ın gerçekten de ne güzel şehir olduğunu bir kez daha anladım. bir süre sonra dinlenmek için vondelpark’a  geldik, öncesinde marketten yiyecek içecek almıştık ve parkta çok  güzel bir piknik yaptık.




sonrasında biraz daha dolaştıktan sonra, bisikletlerimizi eve bırakıp son gece için dışarı çıktık.
enerjimiz tükenene kadar şehir merkezinde dolaştık, kanal kenarındanki cafe barlara oturduk, casinolara girdik. 


geç saatte evimize gelip valizlerimizi türkiye’de açmak üzere topladık. dönerken kapatmak hep niye daha zordu sahiJ
pazar sabahı da erkenden uyanıp, son bir bisiklet turu yaptık kısacık ve ardından bisikletlerimizi teslim ettik.


evden valizlerimizi alıp bir metro ve bir banliyo ile schiphol havaalına ulaştık. uçağımızın saatini beklerken, kahve keyfi, duty free’ler derken, havaalanının o kadar büyük ve kapıların o kadar uzak olduğunu hesap edemeyerek baya oyalanmışız. 



son anda yetiştik uçağa, ama ne telaş yaşadık! aman siz bizim gibi rahat olmayın dikkat edin derim;)
veee, her güzel şeyin bir sonu vardı…
   
                                                      bitti...


Cuma, Temmuz 03, 2015

haziran ayı filmleri (0) ve kitapları (1)

yine verimsiz bir ay ile karşınızdayım sayın seyirciler. film zaten baya baya izlemeyen bir insana dönüştüm. evde film izlerken hemen hemen her seferinde uyuyakalıyorum, bu nedenle artık o işe girişmiyorum pek. yürüyen şato’ya başladım mesela bir akşam; ama, yarım saat içinde uyuyuverdim. vizyondaki filmleri de takip edemez oldum, bilmem iyi filmler kaçırdım mı… başka sinema vardı bir dönem hayatımda, ona da zaman ayıramıyorum şimdilerde…

kitaba gelince, ayın ilk on günü ev yerleştirmesi, tayin işleri, avrupa tatiline hazırlık ile, ortasındaki on günü avrupa’da geçti. bu süreçlerde elimde hep kitap olmasına rağmen, birkaç sayfadan öteye gidemedim maalesef. zaten son yıllarda sıkıntım biraz da, çok fazla kitap satın almak ve elimde gezdirmek ve birine odaklanıp tamamlamakta zaman kaybetmekten kaynaklanıyor.
nihayet döndükten sonra, ayın son haftası bir kitap bitirebildim.


var’olan annenin yokluğu:
kitabı ilk 2013’te oyun terapisi eğitimi alırken duymuştum. oldukça dikkatimi çekmesine rağmen, her nedense o dönem kitabı edinmemiştim. sonra bu yıl çift ve aile terapisi eğitiminde yeniden bu kitaptan bahsedilince, kitabı alıp okumam gerektiğine kanaat getirdim.
kitap, hızla okunan, akıcı bir dil ve anlatıma sahip. hem ruh sağlığı çalışanlarına hem kendi erken dönem yaralarına şifa bulmak isteyenlere hem de insana ve ruhuna ilgi duyan meraklı okurlara hitap edebilecek nitelikte.  benim için, son zamanlarda özellikle hemhal olduğum “bağlanma” konusuna sıklıkla değiniyor oluşu anlamlı oldu. kişisel gelişimime de mesleki birikimime de katkı sağlayan bir kitap olduğunu düşünüyorum.
kitapla ilgili bir sıkıntı; yazım ve noktalama yanlışlarının oluşu. bir yerde de yarım bir cümle vardı. bu konuya bu kadar takılan bir ben miyim? ilginç geliyor açıkçası, basımdan önce editör elinden geçmiyor mu sonuçta kitaplar? neyse, sorumlu bir vatandaş olarak, elbette durumu yayınevine bildireceğim;)



ve şimdi yaz için dev bir okuma kulem var benim. eskilerden kalma birkaçı haricinde çoğu son 6-7 ayda hevesle alınmış, okunmayı bekleyen kitaplarım. öncelikli olanlar 16 tane. ama ulaşılabilir hedefler koymak önemli diye düşünüyorum ve iki aylık tatil için haftada 1 kitaptan, toplamda 8’ini okumayı planlıyorum. yani kuledeki her kitabın %50 şansı varJ bakalım hangileri okunacak.

Perşembe, Temmuz 02, 2015

benelüks'ümsü avrupa seyahati- bölüm 3

bruges’den ayrıldıktan sonra, paris’e doğru yola çıktık ve üç gece kalacağımız eve vardık. ev  grenelle caddesi üzerinde, yani eiffel’e oldukça yakın bir mesafedeydi. ertesi sabah, hemen evin önünde kurulan pazardan aldığımız kahvaltılıklarla sağlam bir kahvaltı hazırlayıp yaptıktan sonra, dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olan louvre’yu ziyaret etmek üzere yola koyulduk.
şehri metro ağıyla gezebilmek için iki günlük kart aldık (35 euro). metro ağı pekçok avrupa şehrinde olduğu gibi oldukça kullanışlı; ama öyle eski öyle bakımsız ki, insan gerçekten hayret ediyorJ
louvre, ihtilalden sonra, 1793’te fransa’da açılan ilk devlet müzesi  olup 35000 sanat eserini içeren bir müze. müzenin giriş ücreti 12 euro. 




farklı dönem, farklı medeniyet ve farklı türdeki obje ve eserlerin her birini görmek için iki tam gün ayrılması gerektiği söylenegelen müzeyi biz yarım gün gezdikten sonra hem zihinsel hem fiziksel olarak çok yorulduk ve sanatı kararında bırakıp eğlenmeye zaman ayırmaya karar verdikJ bu kararımızda eserlerde hiçbir şekilde ingilizce açıklama olmayışı, dolayısıyla çok anlayarak  gezemeyişimiz de etkili oldu.
önce parkta biraz dinlendik, sonra bir metro ile meşhur champs elysees caddesi’ne gelip biraz dolaştık. 



paris’in en güzel yanlarından biri, havanın hazirana yakışır olması ve ilk defa hafifçecik yazlık kıyafet giyebiliyor olmamızdı.
akşamüzeri eiffel kulesine doğru yola çıktık; hemen yakınındaki carrefour’dan 3-5 euroya bordeux şarapları, plastik kadehler ve biraz atıştırmalık alarak kulenin altındaki çimlere serildik. 


güneşi öyle bir ortam ve manzarada batırmanın insanı mest eden keyfini hayatımda kaç kere daha yaşayabileceğimi düşündüm… her şey o kadar güzeldi ki…


güneş battıktan sonra kuleye çıktık, sadece 2.kata kadar izin vardı (9euro). asansörle hızlıca çıkıp, şehrin tamamını akşam ışıklarıyla tepeden görebilmek müthişti.
ertesi gün, ne yazık ki “dün yediğin hurmalar…” atasözünü kanıtlar nitelikte, şaraptan dolayı başımda korkunç bir ağrı vardı. oysa disneyland’a gidecektik ve ne kadar erken gitsek o kadar iyiydi. arkadaş grubumuz önden gitti. ben iki saat daha uyuyup biraz daha kendime gelince, hayatımdakisevgiliinsan’la ben de önce bir metro sonra bir banliyö tren ile disneyland’a ulaştık (1 saat sürdü). walt disney studios ve disneyland park diye iki ayrı bölüm var. biz disneyland park için bilet aldık (65 euro- normalde 75 euro ama bizim metro kartımız olduğundan 10 euro indirim kazandık).
dev bir alana kurulmuş olan disneyland park; fantasyland, discoveryland, advaentureland ve frontierland olmak üzere 4 farklı eğlence biçimi olan bölümlere ayrılmış. yetişkinlerin bile saatlerce zevk alarak dolaşıp eğlendiği bu masalsı dünyada çocukların nasıl bir keyif aldığını tahmin bile edemeyiz sanırım.


açıkçası, son ana kadar gitsek mi gitmesek mi diye çok düşündüğümüz bir yerdi disneyland. sonuçta paris’te son gündü, ve görülecek çok fazla şey vardı, disneyland’a gitmek onlardan vazgeçmek demekti. hatta geldikten sonra kapısında bile hala, dönsek mi diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. ama sonuç olarak kalabalık grupla çok eğlenceli olacağına karar verip, zaten ömürde bir defa yapılacak şeylerden biri olduğuna kanaat getirip öyle girdik. gerçekten de pişman olmadık, tüm günü orada eğlenerek  geçirdik.
ertesi sabah yine amsterdam’a dönmek üzere erkenden yola çıktık.
***paris de yine on yıl önce ilk defa ziyaret ettiğim şehirlerdendi. ve hayatımdakisevgiliinsanla yeniden gelmeyi çok arzu ediyordum. çok şükür bu dileğim de gerçekleşti. ve artık avrupa’ya dair tek hayalim, nice ve cannes’ı görmek. ama acelem yok, bakalım bu hayalim ne zaman gerçek olacak;)
bunlar da eski anıları yad etmek üzere, 19 yaşımdan fotoğraflarım:



                     
                                                                                                           devam edecek....

Çarşamba, Temmuz 01, 2015

kim daha duyarlı yarışı... kazananı yok...

internette sürekli bir veri akışı var. ve ne yazık ki, bunca hızlı haber, fotoğraf ve yazı akışının kaynağı belirsiz, güvenilmez ve zaman zaman da yalan yanlış… bu anlamda çok da manipülatif.
başta twitter ve facebook olmak üzere sosyal medya sayesinde, artık hepimiz dünyada olup bitenden daha fazla haberdar olabiliyoruz. ve ayrıca, daha hızlı ve kolay örgütlenebiliyoruz, tepki verebiliyoruz. savcılığa suç duyurusu yapmak ya da yürümek gibi zor, riskli ve sorumluluk gerektiren bir tepki değil çünkü… evimizde uzanırken tek tuşa basmamıza bakıyor…
bu da bence halkımızda çok çirkin bir “duyarlılık yarışı”na neden oldu. oysa, herkes istediği konuda istediği oranda hassas olmakta, vicdanı ölçüsünde istediğine istediği kadar tepki vermekte özgür.
insanların kutuplaşma hızına o kadar şaşırıyorum ki. mesela son günlerde bir anda köpekler kesilmesin diye tepki verenlere ve  lgbt yürüyüşüne katılanlara saldırmaya başlamış kimleri “ona tepki veriyorsun ama doğu türkistan’a vermiyorsun” diye. ve de çok aşağılayıcı söylemlerle, mesela “elin homosu müslüman kadar değer görmüyor” gibi.

1. eşcinsel de müslüman olamaz mı?
2. o savunduğun uygur türklerinde eşcinsel yok mu?
3. yaratılmışlar salt yaratıldıklarından ötürü, ne olurlara olsunlar, zaten kıymetli değiller mi? neden katledilen müslüman ve türk olduğunda daha duyarlı olmamız gerekiyor? tüm insanlar yaşama hakkı bakımından eşit değil mi?

bu tavra alışkınım esasen. 
iki yıl önce, "gezi parkı kamu malıdır" diye ses çıkardığımızda “28 şubatta neredeydin" diye  ilkokul yaşlarımız için sorgulanmıştık... 
ama katlanamıyorum, öyle saçma ki çünkü…

velhasıl, diyeceğim şu ki:
bir dakika, bi sakin olun. öncelikle, bu, “kim daha duyarlı yarışı” değil.
tüm insan hakları ihlalinden ve çevreye/ ekolojiye yapılan tahribattan hepimiz aynı oranda nasibimizi alacağız. bu anlamda önceliği yok aslında. insana ve doğasına zarar veren her şeye tepki vermeli, haklarımızı korumalıyız.
ayrıca düşünsenize, aynı anda hem uygur türkleri’ne hem kobane'ye hem hayvanlara üzülebilir hem lgbt bireylerin insanca yaşama haklarını hem artvin’de maden için ağaç kesilmemesini savunabiliriz. hiçbiri bir diğerine engel değil ki!
sakin olun, kimseyi suçlamayın, yargılamayın…

velev ki ibneyiz!

evet, şimdi, avrupa tatilimi anlatmaya ara verip, biraz şu sıralar neler olduğunu paylaşmak istiyorum.
bu aralar hayatımda pek çok yenilik var. ilki, semt değişikliği. mayıs ortasında yeni evimize taşındık. elbette zor ve yorucu bir süreçti. ancak eşim de ben de “her şey olur gider” kafasında olan ve hiçbir şeyi dünya meselesi haline getirmeyen yapıda olduğumuzdan, tıpkı geçen yazki düğün süreci gibi, olabilecek en rahat şekilde atlattığımızı düşünüyorum. ha, üzerinden 1,5 ay geçmiş, hala aydınlatmalar alınmamış, halıların bir kısmı eksik, ve daha pek çok şey dokunulmadan duruyor; ama, olsun önemli değil;) eninde sonunda tamamlanacak. hem ben bu yaz çalışmıyorum!
evet, hayatımdaki bir diğer önemli değişiklik işimle ilgili. bahçelievler’den beylikdüzü’ne taşınınca, çoookk uzun sorgulamalar sonucunda, benim için çok zor olsa da işimi de değiştirmek durumunda kaldım. beylikdüzü’nde bir okulda göreve başlayacağım eylülde. 4 yıl sonra yeniden 2 aylık yaz tatilim var. insanın çalışmadan geçireceği, dinlenebileceği, kendine zaman ayırabileceği bir zaman dilimine sahip olması gerçekten büyük şans. hem evimizle ilgilenmek için de bolca vaktim olacak!
tatil başlar başlamaz, yani pazartesiden beri, ben bunu öyle ballandıra ballandıra anlatınca “tatildeyim, müzeleri geziyorum, hayat bana güzel” J tadında paylaşımlar yapınca sanırım nazara geldimJ. dün geceye doğru hızla ağırlaşan bir eklem ağrısı, göz yaşarması, kulak ağrısı ve burun tıkanıklığı neticesinde soluğu acilde aldık. serumu alınca bir nebze kendime gelebildim. ve şimdi üçüncü tatil günümü evde uzanıp dinlenerek geçiriyorum.
hastalığımın nedeni bir ihtimal nazar değil de J, pazar günü maruz kaldığım biber gazı da olabilir. pazar günü, 13.sü düzenlenen lgbt onur yürüyüşü vardı istiklal’de. geçen sene şehir dışında olduğumdan katılamamıştım. bir önceki sene ise annemle katılmış ve hayatımın en keyifli, en neşeli insan hakları yürüyüşü olarak tarihe not düşmüştüm. bu seneki yürüyüşü, günler öncesinden iple çekiyordum. 
gün geldi, yürüyüşten 2 saat önce istiklal’deydim. meydandan galatasaray lisesi’ne kadar yürüdüm. gerek meydandaki polis araçlarından, gerek  tüm ara sokaklara 20’şer çevik yığmalarından biraz tedirgin oldum. ama “yok artık” dedim, koca ay dünya basını bu konuyu konuşmuş, daha yeni abd’de  hukuki haklar verilmiş, bizzat akp seçim broşüründe türkiye’yi “ramazan ayı ortasında onur yürüyüşü yapabilen ülke” olarak tanımlamıştı… 
sonra saat 4 civarı cadde hareketlenmeye, neşelenmeye başladı. akın akın insanlar desteğe gelmeye, kalabalık büyümeye başladı. ben de arkadaşlarımla buluşmak üzere  meydana doğru yürümeye başladım. fransız kültür merkezi civarında buluştuk ve  daha yürüyüş saati gelmeden birden polisler fransız kültür'ün oralarda caddeyi kapattı ve hoparlör ile “yürüyüş izinsiz, dağılın” diye bağırmaya başladı. yürüyüşlerde insanların dağılmasını istediklerinde en anlamadığım şey de şu (yürüyüş için izin almak zorunluluğu olmadığı gerçeği dışında!); orada binlerce insan var. ve buharlaşamazlar. velev ki, uzlaşıp dağılmak istesinler, nereye gidecekler? caddeye girişi kapamışsın, ara sokaklar kapalı, nasıl dağılabilir insanlar? biz gruptan biraz uzaktaydı, siviller bizim yanımıza gelip eliyle de kış kış hareketi yaparak “burayı boşaltın” diye bağırdı bize. kendimi o kadar aşağılanmış hissettim ki adamın nefreti karşısında... sen kim oluyorsun, kimin caddesinden kimi kovuyorsun, cadde kimin, sokaklar kimin… bana bağırmaya ne hakkın var… ben bu sorgulamalarla kalakalmışken biber gazı atılmaya başlandı. ara sokaklardan kaçmak istedik, “toplu geçiş yasak” dediler… kaç kişi toplu geçiş sayılıyordu… ikişer üçer geçtik… tarlabaşı bulvarı’nda kaldık yüzlerce kişi… çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç… ne olduğunu anlamadık. ramazan nedeniyle valilik izin vermemiş. ama böyle bir hakkı yok ki… hem geçen sene de ramazandı ve sıkıntı olmamıştı… bulvardan yürüyerek meydana çıktık. grup grup ayakta duruluyor. slogan yok, hiçbir şey yok; hatta fotoğraflar çekiliyoruz neşeyle.


bir grup polis geldi aniden, taksim anıtın orada oturan, demirlere dayanan tursitleri kaldırdı ve gruba yaklaşıp “bu son uyarı, burayı boşaltın, yoksa...” dedi ve cümleyi tamamlamadan plastik mermi atmaya başladı. korkup, geniş alan diye gezi parkı’na kaçalım dedik; ama ne mümkün. orası zaten önceden mimli tabi, yüzlerce polis dolu, önünde halkın(!) onlarca iett aracı, içi polis dolu… gümüşsuyu yönüne yöneldik, oradaki çeviklere sorduk:
“biz buradan güvenli bir biçimde nasıl uzaklaşabiliriz” diye. 
beşiktaş’a doğru inin” dedi. 
arkamızdan bağırdı sonra sırıtarak “bu kadar da korkmayın”… 
dönüp dedik “gaz atıyorsunuz, solumak istemiyoruz.” 
dedi ki bize “orucu bozmuyor, rahat olun”… 
“bu gücü nereden alıyorsun sen, nasıl bu kadar yavşak olabiliyorsun?” demek geldi içimizden, ama sustuk…

anlattıklarımı baştan okuyunca, kendimi kabataş gelini gibi hissettim… gerçek olamayacak kadar sürrealdi çünkü yaşananlar.