Cumartesi, Ekim 31, 2015

güzel kapadokya- uzun versiyon

bir önceki yazımda da yazdığım üzere:
tüm geziler gibi, epey önceden bir heves alınmış biletlerimiz vardı ve zamanı geldiğinde şartlar aslında çok da uygun değildi ve fakat, biz yine biliyorduk ki, şartlar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı. ve ne gezdik kardı, o halde yola çıkmak gerekti...
bu düşüncelerle cuma gecesini cumartesiye bağlayan gece üç buçukta düştük yollara. zira bizi nevşehir'e uçuracak olan uçak cumartesi sabahı yedideydi ve üstelik sabiha gökçen'dendi! (önemli bilgi; biz beylikdüzü'nde oturuyoruz!:))
uçağı beklerken ve uçakta elimizden geldiğince uyuduk ve sekiz buçukta nevşehir kapadokya havaalimanına varmıştık. araç kiralama işlemlerimizi halledip yollara düştük.
aslında planımız ilk önce avanos'u görmekti, fakat -gezi boyunca defalarca teyit edecektik- yol levhaları o kadar yetersizdi ki bir türlü avanos'a giremedik. biz de ilk önce uçhisar'a gitmeye karar verdik.



uçhisar'a vardığımızda hava yağışlıydı. hem yağmurun dinmesini beklemek hem de kahvaltımızı yapmak üzere, uçhisar kalesinin hemen dibindeki mekanlardan birine oturduk. mekanın adı, art kahvaltı idi. ama pek de öyle sanatsal bir şey göremedik biz:)
vasat bir kahvaltının ardından yağmurun dindiğini görünce hemen uçhisar kalesi'ne çıkmaya karar verdik. kaleye giriş, öğrenci 3.25, tam 6,50 (öğretmen için tam bilet geçerli). kalenin tepesi (1400 metre), bölgenin müthiş coğrafi şekillerini panoramik olarak görebilme fırsatı sunuyor. kayalık kapadokya'nın algılabilmesi için buraya çıkmanın şart olduğu söyleniyor.



kaleden indikten sonra hemen yakınındaki güvercinlik vadisi'ne geldik. güvercinlik vadisi, yaklaşık 4000 metre uzunluğunda ve yine estetik duygusunu zirvelerde yaşatan bir yer.



sonrasında ürgüp'e doğru gitmeye karar vermiştik ki, yolda karşımıza view point çıktı. zaten pek çok tur aracı durmuş, peribacaları ile fotoğraf çekiliyordu. biz de hemen inip güzelliklere bakıp fotoğraflar çektikten sonra ürgüp'e doğru devam ettik yola.
ürgüp'te temeni tepesi'ne çıkıp güzel sunumlu türk kahvesi eşiliğinde hem kente tepeden bakıp ilginç mimarisini izledik hem de dinlendik. geçen hafta cappadocia ultra trail koşusu vardı biliyorsunuzdur belki. temenni tepesi'nden koşuyu ilk bitirenleri de izleme fırsatımız oldu;)



ürgüp, göreme ile beraber, bölgede turizme açılan ilk ilçe olması sebebiyle, bugün de el sanatları ürünleri, hatıralık satan dükkanları, müzesi, kendine özgü taş evleri, konaklama imkanlarıyla turistik merkez konumunda. "birazcık da magazin" diyecek olursak, çağan ırmak'ın zamanında gönüllere taht kuran dizisi asmalı konak dizisinin çekiliği konak da burada:) girişi sanıyorum 2 tl idi, ben de dizinin sıkı takipçilerinden olduğumdan konağın içine girmek istedim ve keyifle gezdim.



ürgüp'ten sonra, kapadokya'nın en önemli unsurlarından olan göreme açık hava müzesi'ni görmek için, konaklayacağımız ilçe de olan göreme'ye doğru yol almaya başladık.
göreme açık hava müzesi bir yemekhane etrafında düzenlenmiş harika kiliselere sahip çok sayıda manastırın bir arada bulunduğu büyük bir manastır kompleksidir. hala özgün renklerini koruyan duvar resimli kiliseleriyle bizans resim sanatının ve kayaoyma mimarinin en yetkin örneklerini sunar. müzeye giriş indirimli 20, tam 40 lira. girişte müzekart kullanılabiliyor ve gişede çıkartılabiliyor. 



tüm kapadokya'nın en iyi korunmuş duvar resimlerini sergileyen karanlık kilise'yi gezmek içinse ayrıca 20 lira ödemek gerekiyor. 


son derece etkileyici olan açık hava müzesi'ni gezdikten sonra, kalacağımız otele yerleşmek üzere göreme'nin içerisine doğru devam ettik yola. göreme'de oteller, restoranlar ve mekanlar için numaralı yön sistemi oluşturulmuş. yani isim yazmak yerine sayılarla yönlendirme yapılmış yollarda. ve bence bu uygulama çok kullanışlı olmuş turistler için. 68 numara olan flintstones cave hotel'i kolaylıkla bulduk böylece. 



otelimizin çok yakınında yusuf koç kilisesi vardı, ama hiç fırsatımız olmadı gezmek için. yerden ısıtma sistemi ile sıcacık olan şömineli, doğayla uyumlu döşenmiş otantik odamıza hızlıca yerleşip, çok acıkan karnımızı doyurmak için kendimizi dışarı attık. 
aslında gelmeden önce methini epey duyduğumuz pumpkin'de akşam yemeği yemek vardı aklımızda, ama servis 19:00'da başladığı için ve bizim beklememeye sabrımız olmadığı bu şirin mekanda değil, yine epey övülmüş bir mekan olan kale terrace'da yemeye karar verdik. "nevşehir'e gelmişken testi kebabı yememek olmaz" diyerek meşhur testi kebabını denedik. çok lezzetliydi, denemenizi öneririm.



bu noktada, göreme'nin doğası kadar insanının da zarafeti ile dikkatimi çektiğini paylaşmak istiyorum. restoran çalışanları, otel çalışanları ve karşılaştığımız her esnaf, insanı sıkmayan kibar ve doğal bir ilgi ile yaklaşıyorlar turiste. güney turistik beldelerinde tiksindiğimiz o yaklaşımla burada hiç karşılaşmadık. 
yemekten sonra kısa bir yürüyüşten sonra, epey yorucu bir gün geçirdiğimizden odalarımıza çekilip erkenden uyuduk. ayrıca sabah gün doğuşu izlenecekti!!!
sabah alarmımızla uyandık ve hızlıca kendimizi sunset point'e attık (araçla 5 dk.). ama bir sıkıntı vardı, saat 05:50 olmasın rağmen, güneş doğmuştu. buna anlam veremedik. güneş doğmuş da olsa balonların yükselişi ve 70-80 balonun gökyüzünde süzülüşü çok estetik ve etkileyiciydi. bu arada bu gezide balona binme planımız yoktu, hem bütçe ayırmamıştık (kişi başı 350-400 tl) hem de nasıl olduğunu bir yakından görüp içimize sinerse daha sonraki gelişimizde bineriz diye düşünmüştük. ve izledikten sonra, bir dahaki sefere o müthiş coğrafyada gökte süzülme deneyimini muhakkak yaşamak istiyorum!



otelimize dönüp, kahvaltı için çıkarken kol saatimi takınca, güneşin doğuşunu neden kaçırdığımızı anladım! telefonum saati otomatik olarak geri almıştı:( yani şu saat uygulamasını erteleme saçmalığı, gezimizin en önemli unsurlarından birine mani olmuştu...
kahvaltıdan sonra, zaman kaybetmeden yola çıktık. istikamet, bir kapadokya gezisinin olmazsa olmazlarından yer altı şehri görmekti. yeraltı şehirlerinin ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmemekte olup, her gelen medeniyetin adım adım geliştirdiği tahmin edilmekte. yeraltı şehirleri sürekli yaşanan yerler olmayıp, çeşitli tehlike durumlarında sığınak olarak kullanılan ve yaşamın sürmesi için her bir ayrıntının düşünülerek tasarlandığı (ahır, ibadethane, kilise, baca ve havalandırma sistemi...) mekanlar.
biz göreme'ye yaklaşık 30 dakika mesafedeki kaymaklı yer altı şehri'ne geldik. girişte yine müzekart kullandık. kaymaklı yeraltı şehrinin şu anda ziyarete açılan kısmının, tamamının %8i olduğu söyleniyor. zaman zaman eğilerek geçilmek gereken dar yol ve geçitleriyle, taştan sürgü kapılarıyla, doğa ve insanın uyumuyla yaratılan mimarisiyle son derece etkileyici bu oluşumun içini gezmek 40 dakika kadar sürdü.
oradan çıktıktan sonra, yeniden göreme yönüne dönerek paşabağı (rahipler ya da keşişler de deniyor) vadisi'ne geldik. özgün peribacaları ile son derece estetik olan bu vadide bol bol fotoğraf çekildikten sonra oradaki kafeteryalardan birinde müthiş lezzetli nar suyu içerek dinlendik. buradaki peribacalarından biri ise, aziz simeon şapeli ve ziyarete açık. bu çileci azizin yıllarını geçirdiği yeri oldukça merak etmemize rağmen, zamanımız olmadığından içine girmedik.



yolumuzun üzerindeki zelve vadisi'nin de yine zamansızlıktan girşini görmekle yerinmek zorunda kaldık.
çünkü yavaş yavaş öğleden sonra olmuştu ve biz dönüş uçuşumuzun da olduğu ve arkadaşlarımızı göreceğimiz şehir olan kayseri'ye doğru yola çıkmalıydık.
yol üstünde, ilk gün bulamadığımız avanos'a uğrayıp, şehirde bir tur attık. ne yazık ki, uzunca durup çömlek atölyelerinde toprak kap yapma deneyimine de nail olamadık.
akşama doğru kayseri'ye vardık. kayseri'ye varır varmaz hissettiğim, büyük bir şehre geldiğimdi. iki günde göreme ve çevresinin o sakin güzelliğine nasıl alışmışsam, kayseri'deki araç ve insan kalabalığı rahatsız ediverdi beni. 
arkadaşımızla buluşup, kayseri'nin o güzel mutfağını deneyimlemek için meşhur kaşık-la'ya gittik. mantı, yağda mantı, yağlama yedik afiyetle.
kayseri'de de gezilip görülecek çok yer olduğunu biliyorduk elbette ama, sadece mutfağına ayıracak vaktimiz oldu ne yazık ki. akşam yemeğinden sonra biraz çay ve sohbetten sonra, makus talihimiz istanbul'a dönmek üzere, şehre 15 dk mesafede olan havaalanına gittik.
bir hafta sonu gezisi de böylece yaşanan ve yaşanamayan güzellikleriyle sona ermiş oldu...

Salı, Ekim 27, 2015

güzel kapadokya

instagram takipçilerimin bildiği üzere hafta sonu mini bir kapadokya gezisi yaptım:)
ayrıntılarıyla anlatacağım en yakın zamanda. ama, o yazıyı yazmadan önce bu yazımda genel izlenimlerimden bahsetmek istiyorum.
kapadokya, uzun zamandır dilimde olan görmek istediğim yerlerdendi. ve fakat gidince hakkında çok da bir şey bilmeden biraz da öylesine istediğimi fark ettim. yolculuğa 5 gün kala sevgili mine tozanlıoğlu'nun instagramında bir kitap gördüm ve hemen sipariş ettim. 


kitap elime yolculuktan bir gün önce ulaştı. dolayısıyla, öncesinde çok fazla okuyamadım, ama, gezerken ilgili bölümleri okuyarak gezdim. ve gidecek herkese kesinlikle tavsiye ediyorum. okudukça ve gördükçe öğrendim ki, sadece doğal güzelliklerden, coğrafi şekillerden ibaret değil bölge. yıllarca farklı kültürlere ev sahipliği yapmış bir tarih ve kültür külliyatı adeta. her gezgine/turiste hitap edecek çeşitlilikte zenginlikle dolu bir bölge.


eğer, önceden yöre hakkında bu kadar bilgiye sahip olsaydım, çok daha fazla isterdim oraları gezip görmeyi diye düşünüyorum. 
heyhat, her şeyin bir zamanı vardı ve o zaman gelince vuku buluyordu her şey!
bu gezimizde de öncekiler gibi, epey önceden bir heves alınmış biletlerimiz vardı ve zamanı gelip çattığında şartlar aslında çok da uygun değildi ve fakat, biz biliyorduk ki, şartlar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı, ne gezdik kardı, yola çıkmak gerekti...
son zamanlarda çıkılan yollardan sonra istanbul'a dönüşlerde bana bir şeyler oluyor. bir huzursuz dönüyorum, bir isteksiz oluyorum ki sormayın. kafamda aynı soru dönüyor hep "sakinlik, rahatlık ve huzur içeren şehirler varken biz niye istanbul'da yaşıyoruz kuzum?" insanın daha az ve değerli olduğu, kimsenin birbirini itip kakmak zorunda kalmadığı bir yerde yaşama hayallerim ayyuka çıkıyor yine...


neyse güzel hayallerden güzel yaşanmışlıklara dönecek olursak, taze bilgilerimle çok kabaca bir kapadokya rehberi hazırladım sizler için. faydalı olmasını umuyorum.

*ne zaman gitmeli
dört mevsim güzel olan bölgenin en rahat gezilebilecek zamanları 1 nisan-15 mayıs ve 15 eylül-30 ekim.

*kapadokya gezisinin olmazsa olmazları
göreme açık hava müzesi
bir vadi
bir yeraltı şehri
taş evleriyle sivil mimarlık örneklerine sahip bir yerleşim
bir vadi yürüyüşü
uçhisar tepesi
çavuşin kilisesi
karşı kilise
ıhlara vadisi
güzelyurt/gelveri
ağzıkarahan kervansarayı
kayseri ve çevresi


*zaman varsa görülebilecekler
soğanlı vadisi
açıksaray
hacı bektaş veli müzesi
gümüşler manastır
niğde
balonlu gezi
şarap mahzenleri
çanak çömlek atölyeleri
halı kilim imalathaneleri
lezzet durakları


*biz cumartesi sabahtan başlayıp, pazar günü 3'e kadar mümkün olduğunca pek çok temel yeri gördük nevşehir'de. sonrasında kayseri'ye geçtik. kayseri'yi ise hiç gezmedik, bir arkadaşımız ile buluşup meşhur yağlama ve mantısından yedik kayseri'nin, o kadar.
içimde kalan öyle çok şey var ki, tekrar tekrar gitmek ve gezmek isteği duyuyorum. şimdiden "to do list"imi yaptım bile:)
-bisikletle dolaşmak
-atv ile dolaşmak
-ata binmek
-balon turu
-vadi yürüyüşü
-çömlek yapmak
-şarap mahzenlerini gezmek
-aşk vadisi
-kırşehir ya da konya gibi yakın şehirlerden birini daha görmek

*istanbul ya da herhangi bir büyük şehir gibi düşünmeyin. mesafeler kısa, araçla ulaşım çok rahat, bir günde pek çok yer görülebiliyor. bize 2 gün yetmedi elbette ama, örneğin 4 günde dolu dolu bir programla kapadokya gezisi yeterli olabilir diye düşünüyorum.

Salı, Ekim 20, 2015

farid farjad konseri

ailemle yaşarken çok dışa dönük biri değildim. aslında çocukken dışa dönükmüşüm. öyle diyorlar...
sonra orta sonda babam vefat edince, bir şeyler bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişince, ben de değiştim biraz...
her kriz ya da travma bireylerde, ailelerde ve toplumlarda değişim yaratır. normaldir bu.
ben de dıştan içe döndüm sanırım biraz. içime ve aileme. 
lise öyle geçti. okul ve ev arasında. çok yeni insan katmadım yakınıma.
sonra üniversite. üniversite için ayrılmadım ailemin yanından. izmir'de okudum. yine okul, ev; ama bu sefer bir de kurslar eklendi. sonra öğrenci değişim programı (erasmus) ile almanya'ya gittim 5 aylığına. orada dışa döndüm epey. ancak, türkiye'ye dönünce yine aileme döndüm. arkadaşlara tercih ettim genellikle ailemle vakit geçirmeyi.
sonra istanbul'a geldim 2009'da. o zaman bir şeyler yeniden farklılaşmaya başladı bende. her ay mutlaka izmir'e gidiyordum yine; çoğunlukla ağlayarak ayrılıyordum hatta... ama burada, yeni arkadaşlar edinmek çok kolay oluverdi birden benim için. hayatımdakisevgiliinsan da buradaydı ve değişimimde onun payı çok büyük elbette. 
bakmayın şimdilerde genelde uzanarak/bilgisayar oyunu oynayarak/maç izleyerek geçiriyor akşamlarını; ama pek bir sosyaldi o zamanlar. sergiler, konserler, tiyatro oyunları, geziler, hemen hemen her akşam film geceleri... velhasıl, etkinlikten etkinliğe koştuğumuz bir dönemdi. öyle dolu dolu yaşadık.
o dolu dolu günlerde, istanbul'a gelen çok önemli konserlerden birinde bulunma fırsatım da oldu. hem de oldukça ilginç bir hikaye ile:)
11 aralık 2009 cuma akşamı, spor kıyafetlerimi giymiş, saçımı toplamış haftada 3 defa yaptığım pilatese gitmeye hazırlanıyordum. hayatımdakisevgiliinsan aradı, "yüce'yle kültür üniversitesi'nin kapısındayım, gel, farid farjad konserine bilet bulalım" dedi. konsere yarım saat vardı. "olur mu olmaz mı nasıl olur" diye düşünsem de taksiye atladım hemen. umudum yoktu aslında. tabi o zaman yeniydi ilişkimiz, tanımıyordum onu, işlerinin her zaman nasıl rast gittiğini bilmiyordum.



buluştuk üniversite kapısında, ve buluşur buluşmaz, bilet satmak isteyen bir kız yaklaştı yanımıza, hemen aldık ve bir anda konserde bulduk böylece kendimizi.
onunla sayısız unutulmaz anılarımdan biri de böylece oluşmuş oldu...


Pazar, Ekim 18, 2015

en az kaç çocuk?

önceden yazdığım üzere, eylül itibariyle bir ortaokulda görev yapmaya başladım.her gün farklı hayatlara, çeşitli yaşantılara tanıklık ediyorum...
geçtiğimiz hafta içinde bir öğrenci görüşmem vardı. görüşme sırasında 10 kardeş olduğunu öğrendim üzerinden yoksulluk akan kızcağızın...
üzüldüm duruma, kızdım ailesine...
herkesi kendi gerçekliği üzerinden anlamaya çalışıyorum, ama, bazen bu öyle zor ki... bazı durumları anlayamıyorum ne yazık ki...
hadi eski kuşakları anlıyorum; "cahillik" diyorum, "yaşam alanları genişti" diyorum, "tarım toplumu, iş gücü ihtiyacı" diyorum, "öyle bilinirdi, öyle inanılırdı, öyle yaşanırdı, çok çocuklu olmak normaldi" diyorum.
ama sene olmuş 2015, yaşadığımız yer istanbul gibi pahalı bir şehir, 2+1 iç içe apartman dairelerine sıkışmış durumdayız. 


neden 12 kişi bir evde yaşama zorluğunu tercih eder bu şartlarda insanlar? 
nasıl dur demezler? hadi 1. doğdu, 2. doğdu, 3. doğdu, 4., 5., 6., 7. ... 
10 çocuk dünyaya gelene kadar "ya acaba bu kadar kalabalık bir aile olmak nasıl olacak? tüm çocukların ve kendimizin ihtiyaçlarını karşılayabilecek miyiz?" sorusu nasıl gelmez hiç akıllarına?

Çarşamba, Ekim 14, 2015

iyi gelen müzikler


bana müzik çok yardımcı oluyor içim sıkıldığında.
radyo voyage sayesinde her gün güzel müzikler keşfediyorum.
bu şarkı da son günlerde favorilerimden.
severek dinlemeniz dileğiyle...

Cumartesi, Ekim 03, 2015

eski günler eski şarkılar

eskiden, çocukluğumda, ilk gençliğimde kaset almak diye bir şey vardı. ablamla sevdiğimiz şarkıcıların kasetlerini alırdık. sıkılana kadar döndüre döndüre aynı kasedi dinlerdik uzun süre. 
çok sevdiğimiz özel şarkıları başa alıp alıp üst üste dinlerdik dinlemesine, ama, kaset sistemi sayesinde albümdeki tüm şarkıları bilirdik. şarkı sırasıyla bilirdik çoğu zaman, a yüzü 4.şarkı gibi:)
sonra öyle mi oldu ya? bir şarkıyı beğenip onu bilgisayara indiriverme dönemi başladı. öyle olunca şarkıcıları, albümleri tanımaz oldum. sadece şarkılar kalmaya başladı aklımda, sevdiğim şarkılar, o kadar... oysa, tüm albümü bilmenin, şarkıcı ile derinlemesine tanışmanın tadı ne güzeldi.
hatırladığım kadarıyla, en son aldığım kaset, "nazan öncel- yan yana fotoğraf çektirelim"di. dolayısıyla tüm şarkılarını sözleriyle baştan sona bildiğim son albüm de o. çok da severek dinlemiştim. lise sondaydım, 2004'tü sanırım. en çok gül pansiyon'u severdim...


bugün hayatımdakisevgiliinsan'a "beyoğlu'na götür beni/ kitaplara bakalım" diyerek uyandım:)
sahaf festivaline hala gidemedim de, ondan oluyor. 
bugün de gidemedik sonuç olarak.
ama oturdum dinledim tüm albümü. beyoğlu'na torpil geçtim, 5 defa dinledim.

"beyoğlu'na götür beni
kitaplara bakalım
sokaklarda gitar çalalım
tatil için para yapalım
oturalım bir yerde
bir iki laf edelim
sinemaya gidelim sonra
karanlıkta öpüşelim

mesela acı yok, ağrı yok, sızı yok
cepte para çok
hadi gel gidelim yaraları saralım
hadi gel gidelim anıları yazalım

afrika'ya götür beni
osibisa, mandela
çöllerde dolaşalım 
develerle mesela
avrupa'ya gel benle 
uyuruz köprülerde
beatles, van gogh, don quijote
bir şarap şişesinde

bir bilet alalım trenlere binelim
çuf çuf gidelim
hadi gel gidelim,  yaraları saralım
hadi gel gidelim, acıları yazalım

kıyılara götür beni 
kıyıları yaşayalım
takalara binelim
balıkçılık yapalım
kapı kapı gezelim 
maceraysa değer
hayat acılardan geçer 
battı balık yan gider

mesela acı yok, ağrı yok, sızı yok
sözde neşe çok
hadi gel gidelim yaraları saralım
hadi gel gidelim tutuşalım yanalım"


Perşembe, Ekim 01, 2015

eylül ayı filmleri (2) ve kitapları (2)

hungry hearts:
kesinlikle farklı. kesinlikle etkileyici. kesinlikle düşündürücü.
bana biraz kevin hakkında konuşmalıyız ı anımsattı...
34. istanbul film festivali'nin "aile bağları" bölümünde gösterilen 2014 yapımı bir italyan filmi.
aile olmak, güven, sevgi, koşulsuz sevgi, sevilebilir olmak, sevgiye aç olmak, doymak, anne olmak, beslemek mevzularını sorguladım film boyunca...
başka sinema kapsamında izleme fırsatı bulabildiğimiz filmin tanıtım yazısı:

"Venedik Film Festivali’nde Adam Driver’a En İyi Erkek Oyuncu; filmin diğer başrol oyuncusu Alba Rohrwacher’a En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin hikayesini etkili bir dille anlatıyor. Jude ve Mina, New York’ta bir tesadüf eseri tanışıp ilk görüşte aşık olurlar. Jude’un sosyal ve girişken kişiliğini Mina sakinliği ve çekingenliği ile tamamlayınca ilişkileri evliliğe kadar gider. Kısa süre sonra bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından, çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina pek çok ilaç almakta, ağır bir diyet yapmaktadır ve bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, bu duruma müdahale etmeye çalışınca büyük bir aşk ile başlayan ilişkileri kırılma noktasına gelecektir."



minyonlar:
canım eylülde de vizyon son derece verimsiz geçti. gidecek film olmayınca, canım da çok sinema çekince tercihimi bu animasyondan yana kullandım. bir yetişkin olarak, ara ara o renkli, sesli ve fantastik dünyalara girmek iyi oluyor diye düşünüyorum. film olarak şahane olmasa da 3 minyonu da, ama en çok da bob'u, pek sevdim ben yahu;)



deli duman
ismi lazım olmayan bir kargo şirketinin işini iyi yapmaması nedeniyle, bütün bir günümü evde "acaba bugün getirecekler mi?" diye bekleyerek geçirmek zorundaydım eylülde bir gün. hakikaten herkes işini en iyi şekilde yapmaya çalışsa sorun kalmazdı sanırım dünyada! heyhat, kimse yapmıyordu...
ben de koca gün sinirden kendi kendimi yiyeceğime, kahvaltımı eder etmez, elime bir kitap alıp günümü verimli geçirmeye karar verdim. deli duman'ı 2014'te edinmiş ve hemen hevesle okumaya başlamıştım. ancak 30 sayfa okuduktan sonra kimbilir hangi başka kitaba gönlüm kaydığından öylece bırakmışım.
son yıllarda, böyle bir huy peydah oldu bende. önceden katiyen yarım bırakamazdım kitapları. ama şimdilerde hunharca kitap alıyorum; ne acı ki, belki de hiç okuyamayacağım kadar... sahi, kitaplarım kime kalacak, benden sonra kimin olacak...


neyse, okuduğum kısmını gayet iyi hatırladığımdan 30uncu sayfadan başladım ve ihtiyaç molaları haricinde, aralıksız 200 sayfa okuyuverdim. bunda telefonumun bir başka odada şarjda olmasının katkısı yadsınamaz elbette. zira, "5 dakikada bir whatsapp, instagram, twitter vs kontrol etmezse ölecek" hastalığından muzdaribim ben de... hakikaten ne kadar fazla zamanımı alıyordu akıllı telefon, sosyal medya!
velhasıl, kitap öyle akıcı, öyle güzel gitti.
yine erken kaybedenlerin hikayesi bir nevi. 2013 yılında istanbul'a yakın bir taşrada başlıyor hikaye. sonlara doğru istanbul'a gezi parkı'na geliyor. yakından tanıklık ettiğimiz olay, mekan ve kişileri okumak büyük bir keyifti şahsım adına. bir de çok severek izlemiş olduğum little miss sunshine'ı anımsattı ara ara.
bir yemek molası verip devam ettim okumaya. eşim geldi sonra. kitabı görünce "emrah serbes pek sevilmiyor bu ara" dedi. haberim yoktu, öğrenmek de istemedim. halkımız aniden birilerini yüceltmeyi aniden de itin g.tüne sokmayı çok sever zaar... kesin bir şeye beklenen tepkiyi vermemiştir sosyal medyada, bu da hemen onu "duyarsız" olarak nitelemeye yetmiştir diye düşündüm. alışkınız bu durumlara.
kitabı bitirdim o gece. "eskiden ne çok olurdu" diye düşündüm sonra, ortaokuldayken mesela çok olurdu. yaz tatillerinde oturur çalıkuşu'nu, iki yeşil susamuru'nu, şeker portakalı'nı ve daha pek çok güzel eseri bir iki günde bitirirdim... özlem duydum o günlere.

ben değeri tiryakiliği
çarpıtılmış ve işlevsel olmayan düşünce hatalarımızı konu alan mesleki bir kitap. alan dışındakilere biraz teknik gelebilir belki, ama, insan psikolojisine ilgi duyan okurların sevebileceği ve yararlanabileceği bir kaynak. 


önce adım adım aksak düşünceler tanıtılıyor, bunların nelere neden olduğu anlatılıyor ve sonra kendimizde hangilerinin mevcut olduğuna dair alıştırmalar ve bunlardan nasıl kurtulabileceğimize dair çözüm önerileri yer alıyor. 
beni kitapla ilgili rahatsız eden bir nokta, örneklerde "kadın" yerine "bayan" kelimesinin kullanılmış olması oldu. özellikle mi kullanıldı, gözden mi kaçtı bilmiyorum; ama benim kulağımı çok tırmaladı...