Çarşamba, Nisan 19, 2017

mutluluk neydi?

toplaşın gençler, size mutluluğun sırrını açıklayacağım!!!
:) ah keşke öyle bir sır olsa, herkes birbiri ile paylaşsa, herkes mutlu olsaydı değil mi?
sır falan yok elbette... 
ama, 30 yılda yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var bu hususta. 
hem kendime -zor zamanlarımda- yardımcı olsun diye hem de belki birilerine de faydam dokunur diye iki kelam etmek istiyorum izninizle;)


1) başkalarının hayatlarına değil, kendi hayatınıza odaklanın!
o bunu yapmış, bu şunu yapmış diye diğerlerini izlemek, onların sahip olduklarına imrenmek (daha kötüsü, derinlerde bir yerde haset etmek) yerine kendi sahip olduklarınızı fark edip onlar için şükran duyun.
nasıl ki çocukken anne babamızın bizi diğer çocuklarla kıyaslaması incitici idiyse, büyüdüğümüzde de kendi kendimizi sürekli akranlarımızla yarıştırmamız, kimden öndeyiz kime göre geri kaldık derdine düşmemiz ruhumuza iyi gelmeyecektir...
gözlemlerim gösteriyor ki; başkalarının hayatları ile çok ilgilenen kişiler, sürekli bir haksızlığa uğramışlık hissi taşıyorlar içten içe... ve bu his, mutlu olmaya gölge düşürüyor fena halde... 
onun yerine, kendinizin, hayat pastasından büyük ve lezzetli bir dilim hak ettiğinize ve hak ettiğinizi de aldığınıza yürekten inanın:)

2) kendinize güvenin, inanın ve kendinizi sevin!
sevgi, her şeyin özü! önce kendimizi seveceğiz ki, başkalarını da sevebilelim. kendimizde olmayan bir şeyi başkasına nasıl verelim ki, değil mi ama;)
kendinizi sevmeye en çok yardımcı olan şey, kendinizi beslemek bana kalırsa. 
kendinizi geliştirin! okuyun, iyi filmler izleyin, müzeleri ziyaret edin, konferanslara katılın, tiyatroları takip edin, öğrenin. öğrenmek, başlı başına bir mutluluk kaynağı zaten. dünyaya karşı meraklı olmak, yeni deneyimlere açık olmak sizi zenginleştirecektir.
bir diğer şey ise, ilkeli ve dürüst olmak... anlık/geçici çıkarlar için değerlerinizden ödün vermemek içinizin rahat olmasını sağlayacaktır...
kendinizi sevmenin en önemli yanlarından biri de kendinize iyi bakmanız, sağlığınıza dikkat etmeniz elbette! sağlık olmadan mutluluğun olamayacağını bilmiyor olamazsınız...

3) insanları da sevin! 
sadece kendinizi sevmeniz yetmez:) 
"şefkatli ol karşılaştığın herkes zor bir mücadele veriyor" demiş platon taaa 2500 yıl önce...
şefkatli, nazik ve anlayışlı olun. hem kendinize hem başkalarına. 
her davranışın bir sebebi var, unutmayın. kimse boşuna yapmıyor hiçbir şeyi...
ve virginia satir'in dediği gibi "herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor."
eleştirmek kolay, arkasından konuşmak, hor görmek, küçümsemek... ama, bunların kimseye faydası yok, inanın...


4) doğayı sevin!
doğa başlı başına bir mutluluk kaynağı!
hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, dereler, denizler, dağlar... fırsat buldukça doğada bulunun. temas edin bu güzelliklerle:) 

5) ruhunuza bedeninize zihninize iyi gelen şeyler yapın!
okul/iş/meslek hayatınız dışında ilgilerinizin olması sizi canlı tutacaktır.
yürüyüş yapmak da olabilir bu, atkı örmek de, çiçek bakmak da, takı yapmak da, seramik yapmak ya da gitar çalmak da...
yaparken ve sonrasında kendinizi iyi hissettiren eylemlerden bahsediyorum, anladınız siz;)
benimki seyahat etmek, iyi müzikler dinlemek ve yoga yapmak mesela.


6) sosyal ilişkilerinize özen gösterin!
farklı insanlarla bir arada olmak insanı besleyen ve güçlendiren bir şey bence.
yanında tüm şeffaflığınızla durabildiğiniz samimiyetteki yakın dostlarınızın yeri apayrı elbette. onlar, olmazsa olmazlarımız, hayattaki sağlam kayalarımız.
ama onlara ek olarak, örneğin sadece film zevkinizin çok uyduğu bir arkadaşınızla her ay bir sinemaya giderek, sonrasında film üzerine konuşabilir, damak tadı gelişmiş bir diğeriyle farklı lezzetli yemek deneme günleri yapabilirsiniz;)

7) işe yaradığınızı hissedin!
bir insanı en çok mutlu eden şeylerden biri de faydalı işler yapmak.
her şeyden önce, okulunuzda/iş yerinizde elinizden geleni yapın, sorumluluklarınızı yerine getirin. çalışkan olmak, kurumunuza katma değer katabilmek size gerçekten iyi gelecek;)
okul/iş dışında gönüllü bir faaliyette görev almak gerçekten çok iyi hissettiriyor. yetmezmiş gibi, yeni bir şeyler öğrenmenizi ve yeni insanlar tanımanızı sağlıyor:) 
atalarımız ne demiş hem, "veren el, alan elden üstündür" ;)
okul/iş, aile gibi dar çevrenizden başlayarak halka halka genişleyerek dünyaya olumlu katkıda bulunmak hem size hem evrene iyi gelecek;) 
*fikir vermesi açısından, benim gönüllü faaliyet gösterdiğim stk'lar; tegv, açev, otistikler derneği.
örneğin tegv'de gönüllü olmak için hemen tık tık yapabilirsiniz;)



8) olumlu bir dil kullanın!
"önce söz vardı"....
düşünce, dilden gelir. kelimelerle düşünürüz.
sözlerimiz olumlu ise düşüncelerimiz de olumlu olur. düşüncelerimiz olumlu olursa dilimizden olumlu kelimeler dökülür. 
ve, bir şey ol'madan önce, düşlemi olur. (bebek bile annenin zihninde var olur önce...)
düşüncelerimiz, düşlemlerimiz yaşamımız olur nihayetinde... 
sözümüz, düşümüz tertemiz olmalı ki, özümüz, ömrümüz de tertemiz olsun.

9) değişim için sorumluluk alın!
memnun olmadığımız durumlarda sızlanmak yerine inisiyatif alın, ve bir şeyleri değiştirmek için adım atın.
bir şeylerden şikayet etmek ve birilerinin durumu düzeltmesini beklemek yerine, harekete geçin! hayatta değiştirebileceğiniz tek kişinin kendiniz olduğunu hatırlayın ve bir şeyleri farklı yapın!
"aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir" diye ne kadar doğru demiş einstein.
bir şeylerin farklı olmasını istiyorsanız, şu ana kadar yaptığınız ve işe yaramayan şeyler dışında başka bir şeyler yapmalısınız demektir;)

10) hayal edin ve çalışın!
hayal kurmak, istediğinize kavuşmanın ön koşulu...
ama, kuru kuru hayal etmek yetmez elbette. emek, çok kıymetli. hedefleriniz için çalışmak, çaba göstermek ve sabretmek gerekir...
tüm gayretiniz ve sebatınıza rağmen, hayaliniz gerçek olmaz ise de, bunun, sizin için iyi olan olduğunu kabul etmek...
her şeyin bir nedeni vardır çünkü... 
"siz bilmezsiniz, o bilir."


Pazartesi, Nisan 17, 2017

adını bilmediğin bir şeylerden feci bıkmıştın...


yıllar evveldi.
daha iç hatlardan ayrılmamıştın.
ağaçtan anladığın kök, yuvadan anladığın evdi.

ömrünü taksitle aldığın koltuk takımına, iki kapılı buzdolabına filan bağlamıştın.
çevrendekiler kendilerini eşyalarıyla tarif etme telaşındaydı.
onlar gibi sayılmazdın fakat yine de aralarındaydın.
iki arada bir derede boğulmaktaydın.

hafta içi günlerini, hafta sonu para harcamak için para kazanmaya adamıştın.
hafta sonlarını da hafta içlerini unutturacak şeylerle doldurmaya çalışırdın.
dünya hafta sonların kadardı.
dardı.

sense adını bilmediğin bir şeylerden feci bıkmıştın.
bir şeyler çok fazla, bir şeyler de fazlasıyla eksikti.
etrafta çok insan, çok yabancı, çok çıplak.
sense kalabalık sevmez, yabancılara temas etmek istemezsin.

acaba çıplaklık en doğan halin olabilir mi?
sahi, dünyaya da böyle gelmiştin, değil mi?
bilmiyordun henüz gizlemeyi ve gizlenmeyi.
sonra zamanla öğrettiler hepsini.
böylece sessiz sedasız uzaklaştın herkesten.

başkalarına sarılmayı, başkalarında iyileşmeyi unuttun.
halbuki sarılabilsen birine, ömür boyu titremeyecektin.
bir insan sıcaklığına sığınabilseydin eğer, kendini öksüzlükle işaretlemeyecektin.
hayat, sıkı sıkı giyinmek değil, sıkı sıkı sarılıp birbirimizin sıcağında ısınmak demek.
işte bu yüzden...

her anlamda birleşin.
mesela sevişin.
çünkü kötü kalpli adamlar, savaşmanızdan korkmuyor sevişmenizden ürktükleri kadar.

nermin yıldırım

sevgi güzellik ister




"Sevgi güzellik ister gülüm, 
Güzellik emek ister. 
Güzellik tende değil gülüm, 
Yürekte ateş ister. 

Bir çocuk dudağıyla 
Yanakta bir sıcaklık. 
Yalnız güzellik değil, 
Sevgi özgürlük ister. 
..."

Çarşamba, Nisan 05, 2017

müzik... ne sonsuz keşifler sunuyor insana...



sanatın tüm dalları gibi, nasıl bir derya müzik de... birbirinden farklı dilde, farklı ezgilerde ne kadar çok güzel şarkılar var... iyi ki de var...
ve, elbette, çok şükür ki, bana her gün yeni bir şey öğreten hayatımdakisevgiliinsan var...

*sonradan öğrendim ki, meğer mevlana'nın "ben ve sen" şiirinin sözleriymiş şarkıda söylenen... 
ondan böylesine etkileyici belki de...

Perşembe, Mart 30, 2017

2017 mart ayı filmler (5) ve kitaplar (2)

moonlight
oscar adayı filmleri, ödül töreni öncesinde izlemeyi, sonra tahminlerde bulunmayı, oldum bittim başaramadım. ancak ödül töreninden sonra, en öne çıkanları izlemeye çalışırım genelde.
bu yıl da öyle oldu. (sadece lion'u ve captain fantastic'i izleyebilmiştim.)
moonlight, la la land, jackie, manchester by the sea, the salesman izlemek istediklerimdi.
moonlight ile başladım.
güzel, sade bir film. filmlerde büyük prodüksiyon, bol aksiyon yerine duygu bekleyen biri olarak ben beğendim filmi.

*yazıyı yazarken, filmin yorumlarına bir bakayım dedim de, gördüm ki, yine kutuplaşılıvermiş.
allahım, ne kadar ustayız bu konuda.
bir yere göğe sığdıramayanlar bir de yerden yere vuranlar grubu oluşuveriyor ya her konuda; buna çok şaşıyorum ben...
bir de "zenci filmi", "gay filmi" söylemleri, ne kadar da ötekileştirmenin ortasında olduğumuzu gözler önüne seriveriyor korkunç biçimde.
"beyaz filmi" demiyoruz oysa, ya da "heteroseksüel filmi"... çoğunluk ezici ne de olsa...

yaşamaya değer (le herisson)
blu tv'de denk gelip izledim filmi. filmin tanıtımı şu şekilde:
paloma paris'te dış dünyanın hızlı temposundan uzak bir çevrede yaşayan 11 yaşında, oldukça zeki ve sıkkın bir kızdır. 12.yaş gününde intihar etmeye karar veren paloma, ölümle randevusunun yaklaşmasına yakın ketum ve yalnız apartman görevlisi renée michel ve gizemli olduğu kadar elegan mösyö kakuro ozu gibi değişik karakterlerle tanışır. böylece paloma karamsar hayatını gözden geçirme şansı bulacaktır... 


filmin son sahnesinden bir replik:

"bir hayatın değerine nasıl karar verilir? paloma, umarım senin hayatın vaatlerini yerine getirir." 

"işte böyle, birdenbire her şey duruyor.
ölmek bu mu?
sevdiklerinizi bir daha asla göremiyorsunuz, sizi sevenleri bir daha asla göremiyorsunuz.
ölmek buysa dedikleri kadar trajik bir şeymiş...
önemli olan ölmek değil, ölüm anında ne yaptığınızdır.
renee, siz ölüm anında ne yapıyordunuz?
sevmeye hazırdınız..."

kıyamet günü (lo imposible)
bu filmden bahsedilmişti bir ortamda, not etmiştim. blu tv'de görünce de izledim.
yönetmeni ispanyol, lakin, film tamamen amerikan havasında.
bu nedenle maalesef dokunaklı olamayan bir dram. hollywood'un klişe yapay diyalogları, iyilik teması ve mutlu sonu sizi de rahatsız ediyorsa filmi sevmekte benim gibi zorlanabilirsiniz...
gerçek bir hikayeden uyarlanması dikkatimi çekmişti, oysa başta...
başrollerdeki naomi watts da ewan mcgregor da gayet iyi; ancak, çocuklar, hele ki en büyüğü gerçekten çok başarılı.


*peki bu filmden sonra tayland/uzak doğu gezisi planlarını askıya alan bir tek ben değilim değil mi???

ah güzel istanbul
hep diyorum ya "fimde de kitapta da eksiğim çok" diye. sadri alışık filmlerini pek bilmem mesela. turist ömer'leri bile...


bir akşam oturup bu siyah beyaz filmi izledik. kültürel yozlaşmayı konu alan ve toplumsal mesajları olan bir kara komedi.
sadri alışık efsane, ayla algan'ın oyunculuğu ise pek başarılı gelmedi bana...ilk filmiymiş meğer. 

the lobster (ıstakoz)
yönetmen yorgos lanthimos'u kynodontas filmi ile tanımıştım. izlediğim, şüphesiz, en enteresan en kendine özgü filmdi; hem hikayesi hem hikayeyi anlatım biçimi ile...
bu filminden de haberdar olur olmaz izledim.
yine son derece etkileyici ve rahatsız edici bir film. biraz jan svankmajer biraz lars von trier tadı var.


filmin müzikleri efsane!!!
konusunu ekşisözlükten alıntı yaparak özetleyelim:
iki taraflı distopya yaşatan film: çift olma baskısı yaratan ve doğal olarak birbirini kandırma aldatma üzerine kurulu ilişkileri zorunlu kılan bir toplum, diğeri de tek başına yaşamaya ve hayatta kalmaya zorlayan. bu ikisi arasında aşk galip geliyor gibi görünüyor ama filmin sonu yine de belirsiz...

satranç
geç kalınmış bir yazar stefan zweig. bu yaşıma kadar hiç okumamıştım. ama her şeyin bir zamanı vardı elbet... bu önemli yazar ile tanışmam da bu zamana kısmetmiş...
rehberlik servisi kütüphanemizde okumadığım 'önemli' kitap kalmasın istiyorum. o nedenle bir hafta sonu için satranç'ı ödünç aldım. oysa evde 5 yıl önce orta avrupa seyahatimden döner dönmez edindiğim amok koşucusu okunmadan duruyor hala... freud'un evinde mektuplarını görünce merak etmiştim yazarı...
velhasıl, nihayet, satranç'ı okuyabildim ve hayran oldum. çok keyif veren, akıp giden bir metin... insana dair tahliller çok yerinde.
siz benim gibi geç kalmayın ve hemen okuyun bence;)
sait faik'ten çocuklara hikayeler
bu yaşıma gelmiş, hiç sait faik okumamıştım. oysa, türk edebiyatının en iyi öykü yazarı olduğu söylenir...
ben öykü sevmem pek. belki, o nedenle bu vakte kalmıştır tanışmamız.
velhasıl, nihayet, rehberlik servisi kütüphanesine bir sait faik kitabı bağışlanınca, çocuklardan önce kendim okumak istedim.
hakikaten de denildiği kadar varmış.
çok sade bir dille ve akıcılıkla anlatıyor öykülerini yazar.
insanı, doğayı, hayvanları, dünyayı çok sevdiği herkes için adil bir dünya isteyen bir iyimser olduğu her halinden belli...


okumaya geç kaldığım bu önemli yazarımızın 20 öyküsünün yer aldığı kitabından birkaç alıntı paylaşmak isterim sizlerle:

“Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.”- son kuşlar

"Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak. Benden hikayesi."- son kuşlar

"Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek?"- sinağrit baba

"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi."- bir ilkbahar hikayesi

"Tünelleri insanlar için yaptık. Yokuşlardan lahzada insinler, yokuşları ani vakitte çıksınlar diye. Tünelin kayışı, Tünele ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek bir şey. Eğer bugün biz tünel kayışı yapamıyorsak, bunun en büyük sebebi Tünele ilk binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir, demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum, hem de tünel kayışı yapabilecek bir iktidarda olduğum zehabı hasıl olur, müracaatlar vaki olur! Diyeceğim yalnız şu: Şu insanlara hiçbir şey çok değil. Edirnekapı'da bu akşam bir ana bir çocuğun Tünele nasıl bindiğini dinleyecek. Çocuk, "Kocaman gözlü adam bana baktı da, iyice sevinemedim," diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek, onlar da Tünele binmiş kadar sevinecekler."- tüneldeki çocuk


"Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?"- havuzbaşı


Perşembe, Mart 23, 2017

finlandiya 7 (son)- st petersburg

(bu aralar yarım kalan işleri toparlama dönemim. başlanıp bırakılmış filmleri izliyorum, kitapları okuyorum, taslak yazılarıma göz atıp tamamlamaya çalışıyorum...
bu yazı da, yaklaşık iki yıl öncesinin yazısı!!!
bildiğiniz üzere, 2 yıl önce, çalıştığım kurumla, erasmus yetişkin hareketliliği programı kapsamında bir proje yazıp finlandiya- joensuu'da 5 günlük bir kursa kabul edilmiştik. kursun öncesindeki ve sonrasındaki hafta sonlarını değerlendirerek talinn, helsinki ve st petersburg şehirlerini görme fırsatımız da olmuştu. 
bu geziyle ilgili iki yılda 6 tane yazı yazdım. ve nihayet, üzerinden daha fazla zaman geçmeden, serinin 7. ve son yazısını da paylaşmak istiyorum artık.)
....

gezinin 8.günü (04.04.2015 cumartesi)
serinin 6. yazısından devam edecek olursam, sabah erkenden otelimizde uyandık. finlandiya'dakilere göre daha zor bir kahvaltı seçeneğinden sonra, şehri gezmek üzere yola çıktık.



rusya'yı uzun zamandır merak ediyordum. pek çok defa niyetlenmiş ama başka planlar nedeniyle gidememiştik. sonra, vize kalkınca, bir de üstüne "moskova'da yanlış anlama"yı okuyunca görme isteğim iyice perçinlenmişti. moskova olmasa da st petersburg'u görecek olmak beni çok heyecanlandırıyordu.



finlandiya'dan sonra, st petersburg, bize çok bakımsız, güvensiz, kalabalık ve karışık geldi. sanki, istanbul'a dönmeden önce bir adaptasyon sürecine girmiş gibi olduk:)



aslında son derece tarihi ve güzel bir şehir. ancak, finlandiya'nın o yüksek refah düzeyinden sonra, istanbul'dan geldiğimizi unutmuşçasına, biraz şaşkınlaştık:)
şehri gezerken yaşadığımız en büyük zorluk kiril alfabesi oldu. herhangi bir yazıyı hiçbir şekilde okuyup, anlayamamak (caddeleri, metro duraklarını vs...) şehri gezmeyi oldukça zor kıldı. 


finlandiya'nın aksine, yer/yön/yol sormak için durdurduğumuz kimsenin ingilizce konuşamıyor olması nedeniyle bize yardımcı olamaması da durumu iyice zorlaştırdı. bir de günlerdir yaptığımız euro-tl hesabına bir de ruble hesabı karışınca bizim de kafalar epey karıştı:) ruble, oldukça değersiz bir para... her hangi bir şeye çok para veriyormuşsunuz gibi oluyor, ama euroya ya da türk lirasına çevirince oldukça uygun olduğunu görüyorsunuz...
şehirde ulaşımı sağlayan 6 tane metro hattı var. görmek istediğimiz yerlere yürüyerek ve metroyu kullanarak gittik.


ilk durağımız hermitage museum oldu. zira açılışından önce kapısından kuyruklar olan bir müze burası! erken gitmezseniz, girmek için çok fazla beklemek durumunda kalabilirsiniz...


hayatımda gördüğüm bu en büyük müzeydi! 3 milyondan fazla esere ev sahipliği yapan müze, günlerce gezilebilir, yine de bitirilemeyebilir! fakat bizim o kadar vaktimiz olmadığından 2-3 saat gezip çıktık.

ikinci durağımız rusyanın politik tarihi müzesi oldu. 1800-2000 yılları arasında rusya'nın politik tarihine dair belgelerin fotorafların sergilendiği bir müze.

(lenin'in çalışma odası)

ardından mavi camii'yi ziyaret ettik.


sonrasında rabbit island'dan geçerek mumya müzesi'ni ziyaret ettik.







civardaki bir kilisede ayine denk geldik ve izledik.


gün boyu yürümekten ve müzelerde bilgi bombardımanına maruz kalmaktan yorgun düşmüştük. akşam yemeğimizi burger king'de hızlıca hallederek, günün notlarını almak ve dinlenmek üzere otel odalarımıza çekildik.

gezinin 9.günü (05.04.2015 pazar)

sabah yine otelde yaptığımız keyifsiz kahvaltının ardından ilk durağımız yolumuzun üstündeki ermeni kilisesi (st catherine armenian church) oldu. 


kısa bir ziyaretten sonra, bugün için asıl amacımız olan voskresenia khristova kilisesi'ni, nam-ı diğer, kanlı kilise'yi (church of the savior on spilled blood) görmek üzere yürümeye devam ettik. 
griboedov kanalı'nın kıyısına inşa edilmiş kanlı kilise, hakikaten muazzam bir yapı! 


her yıl yüzbinlerce turist tarafından ziyaret edilen kilise, gerçekten görülmeye değer... 1881 yılında çar ii. alexander’ın suikaste uğradığı yerde yapılan 5 kubbeli, rus mimarisinde yapılmış kilisenin en yüksek kulesi 81 metre olup suikastin gerçekleştiği tarihi ifade ederken, 67 metre uzunluğundaki 2. kubbe de çarın öldüğü yaşı simgelemekte imiş. 


gezimiz ne yazık ki, burada sona ermek durumundaydı. çünkü, 15.25'te kouvala'ya ve oradan da 18:45 joensuu'ya tren biletlerimiz hazırdı.


saat 22.00'de joensuu'ya varmıştık. hemen istasyonun karşısındaki hotel kimmel'e son bir gece daha kalmak üzere giriş yaptık.

her güzel şeyin sonu vardı...
bu gezi de böylece sona eriyordu...
ertesi sabah türkiye'ye dönecektik...
neyse ki, yanımızda, iki yıl sonra bile hatırlayınca mutlu eden bir sürü anımız vardı:)


yıllar yılan- gaye su akyol

nasıl güzel bir şarkı, değil mi?



"Kimse anlamaz 

Cürmü yakar 
Kirden nehir 
Durmaz akar 
Titrer duman 
Kabus yağar 
Öldürmedi 
Bu yıllar yılan" 

Pazartesi, Mart 20, 2017

dünyadan sesler- voo voo


müzik olmasaydı ne yapardık sahi?
bazı şarkılar melodisiyle, bazı şarkılar sözüyle hislerimize nasıl da tercüman oluyor...
üzgünken, kızgınken ya da neşeliyken duygularımızı nasıl da coşturuyor...
iyi müzikler, iyi müzisyenler iyi ki varlar.

Perşembe, Mart 16, 2017

dünyadan sesler


bu nasıl güzel bir şarkı!!!
dünyadan sesler sayesinde yeni güzel müzikler keşfetmek nasıl güzel!

Pazartesi, Mart 13, 2017

tek hikayenin tehlikesi- ted konuşmaları


izlemeyen kalmasın istiyorum!


"bir kişi veya yer hakkındaki tüm hikayeleri incelemeden o kişi veya yeri algılamak mümkün değildir.
tek hikayenin sonucu şudur:
kişilerin saygınlığını ve itibarını yok eder.
tüm insanların eşit olduğuna inanmamızı zorlaştırır.
birbirimize ne kadar benzer olduğumuzdan ziyade ne kadar farklı olduğumuzu vurgular..."

Cumartesi, Mart 11, 2017

dünyadan sesler-selda bağcan

böyle kıymetli bir sanatçının bizim topraklarımızdan çıkması ne büyük şans...





Cuma, Mart 10, 2017

hafta sonu bursa gezisi- 2. gün


2.gün (gölyazı+iznik)
pazar sabahı, zor gelse de, erkenden uyandık. zira görmek istediğimiz çok yer vardı, ve de 19.30'da yalova'dan kalkacak feribota biletlerimiz...
evde yaptığımız kahvaltının ardından gölyazı'ya doğru yola çıktık. merkezden yaklaşık 1 saatlik bir yolculuk ile gölyazı köyüne ulaştık. 
(daha işlevsel bir tur için aracınızı girişe bırakmanız tavsiye ederim.)
gölyazı, civarında 7 adacık bulunan bir yarımada. nilüfer ilçesine bağlı eski bir rum köyü (mübadelede türkler yerleşmiş). tarihte "apollonia" olarak anılmış (apollonia: sanat/müzik, güneş/ateş tanrısı).



köyün girişinde tarihi bir yel değirmeni ve restore edilerek günümüzde kültür evi olarak kullanılan hagios panteleimon kilisesi sizi karşılıyor. 



kilisenin hemen yanında yazar evi var, edebiyat, kültür etkinlikleri yapılıyormuş orada. 
ilerlediğinizde sağınızda uluabat gölü kalıyor ve gölün kenarında köy kadınlarının açtığı standlarda el emeklerini sergilediklerini görüyorsunuz. 
biraz daha ilerlediğinizde bir yol ayrımına denk geliyorsunuz ve tam ortasında da görkemli ağlayan çınar'a rastlıyorsunuz. 



efsaneye göre , birbirine aşık olan bir türk ile bir rum'un mübadelede  birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmaları üzerine bu isim verilmiş bu 700 yıllık çınara...



çınarın önünden kalkan tekneler ile yarımadanın çevresini gezme fırsatınız oluyor. biz 5 kişi, 20 dakika, 20 liraya turladık. çok keyifliydi.



çınardan sola devam ederseniz, göl kenarında restoranlar (gölden çıkan tatlı su balıklarını servis ediyorlar genelde) dizili. bizim oturup bir şeyler yemeye zamanımız olmadı. o nedenle lezzetler ve hizmet için bir şey söyleyemeyeceğim, ancak, gördüğüm kadarıyla fiyatların bir istanbullu için son derece makul olduğunu söyleyebilirim.
çınardan sağ tarafa devam ederseniz öncelikle büyük bir çay bahçesi/köy kahvesi var meydanda. sonra da köyün içlerine, evlerin olduğu bölüme girmiş oluyorsunuz.


ki oralarda da yine göl manzaralı yiyecek içecek yerleri var. biz onlardan birinde mola verdik, çay, kahve içtik.
ardından da hemen yola çıkmak durumundaydık. 

gölyazı'ndan iznik'e giden yolda (bir önceki yazımda bahsettiğim gibi) yoğun bir trafiğe yakalandık maalesef. ve epey zaman kaybettik. 
aslında yolumuzun üzerinde yer alan cumalıkızık'a uğramak vardı planlarımızda. fakat, hal böyle olunca, mümkün olmadı...

iznik'e varmamız da 3'ü geçti. 
vardığımızda da oldukça acıkmış olduğumuzdan ilk önce karnımızı doyurmak istedik. iznik gölü'ne doğru yürüyüp, hemen yakınındaki seyir restorana oturduk. (aslında pansiyon, ama, cafe-restoran olarak da hizmet veriyor). fiyat-performans oranından oldukça memnun kaldığımız bu mekandan sonra, göl kenarında kısa bir yürüyüş yapıp, yürüyerek merkeze döndük.



merkezde aya sofya kilise/camisini ziyaret ettik. yakın zamanda restore edilen yapının kapısını duşa kabin camından (!) hallice yapsalar da, hala görkemini koruyan estetik bir yapı. 




çok az vaktimiz olduğundan görülecek diğer tarihi yerleri gezmeye fırsatımız olmadı ne yazık ki...
iznik'e gelmişken çiniciler çarşısını gezmeden dönemeyiz diyerek, kısacık bir zamanı da oraya ayırdık. hatıra olarak türk kahvesi fincanları aldım kendime. gittiğim yerlerden hatıra ile dönmeyi çok seviyorum, annemden aldığım bir özellik olarak:)



ondan sonra da feribotumuzu riske etmemek için, yol hali belli olmaz düşüncesiyle, yalova yollarına düştük çok geç olmadan.
böylelikle 2 günlük bursa gezimiz bitmiş oldu.

bursa, 2 güne sığacak bir şehir değil kesinlikle. tarihi ve doğal güzellikleri, görülecek yerleri çok fazla.
bir hafta sonunda ancak bu kadar gezebildik. yıllar önce bir hafta sonu da mudanya/tirilye'yi gezmiştik.
ara ara 2 günlüğüne gidip, bu şekilde, bölge bölge gezilebilir diye düşünüyorum;)
mesela, bir sonraki bursa seyahati içinde aklımda olan yerler:
-cumalıkızık
-saidabat şelalesi
-çınar-inkaya
-kestel'in köyleri
-yeniköy
-karacaali köyü
-inegöl-oylat

herkese seyahat dolu, keyifli günler ve bir ömür diliyorum:)