Perşembe, Aralık 05, 2019

2019 Kasım Ayı Kitaplar (2) ve Filmler (5), 2 de Dizi

Kasım bu sene başladığım AUZEF Çocuk Gelişimi Bölümü vizelerime denk gelen ve zamanımın bir kısmını ders çalışarak geçirdiğim bir aydı. Bu ay başka neler oldu diye düşünecek olursam, annem geldi ziyaretimize ve onunla gezip dolaştık biraz.
Bir de doğum günümün olduğu ay Kasım! Ve doğum günümde instagramda duyurduğum haberi buradan da vermekten imtina etmeyerek söyleyebilirim ki, hamileliğimin de üçüncü ayıydı kasım!!!:)
Biraz bulantılı biraz uyuklamalı günler geçirirken ne izlemiş ne okumuşum bakalım:

Gazap Üzümleri

Gazap Üzümleri 1997’den beri kütüphanemdedir.

5.sınıfta 23 Nisan konulu kompozisyon yarışmasında ilçe ikincisi olunca okul müdürüm hediye etmişti. Bunca yıl öylece durmuştu.
Kasım başında hali hazırda başlamış olduğum 10 kitaba ek olarak birden onu da okumaya başlamıştım:)
(Bir süredir kitaplara başlayıp başlayıp bırakıyorum...)
Ama elimdeki baskıda yazılar öyle küçüktü ki devam edemeyeceğimi anlayınca Yaşar Kemal Kütüphanesi’nden ödünç almıştım.
Şahane bir okumaydı.
1930’larda Amerika’da yaşanan büyük göç ve dramı Steinbeck’in usta dilinden okumak büyük hazdı.
Bunca yıldır kütüphanemde duran bu önemli kitabı okumaya niye bu kadar geç kalmışım diye hayıflandım...


Simyacı

Simyacı büyülü bir kitap.

Can dostum Sevgi ile Simyacı’yı 20 yıl sonra yeniden okumayı konuşup, benim “Kütüphanemde neden/nasıl Simyacı yok” diye şaşırmam ve okul kütüphanesinden ödünç almamdan 5 gün sonra ile

Özcan’a sebepsiz bir sürpriz olarak iş arkadaşından Simyacı hediye geldi!
Artık kütüphanemde Simyacı var:) 

Bu özel kitabı 20 yıl sonra yeniden okumak, altını çizdiğimi anımsadığım cümlelere gülümsemek, kimi ayrıntıları unutmuş olsam da ana fikri ve genel hatlarıyla hikayeyi hatırladığımı fark etmek çok güzeldi.

O zamanki denli etkilemedi elbette ama 30 yıldır kitleleri etkilemeye devam eden bir eser olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu:)

Kitabın mesajı açık:
“Bir şeyi gerçekten istersen onu gerçekleştirmek için bütün evren işbirliği yapar.”
Konfor alanından çık; hayalinin, hikayenin, hazinenin peşine düş!




Gelelim filmlere:
Aykut Enişte
Bir akşam kafa dağıtmak için beklentisiz biçimde açtık evde ve sandığımızdan çok daha fazla eğlendik. Gerçekten akan ve komik bir senaryo, keyifli vakit geçirilecek bir aile filmi.


Joker
Bu ay çarşamba sinema günlerimden birinde Joker'i izledim.
Vizyona girmesini sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi Joker.

Beklediğim gibiydi. Sert, acıklı...

O karanlık atmosferine rağmen 2 saat hızla aktı gitti.
“V for Vendetta, Fight Club ve hatta Kuzuların Sessizliği karışımı” demişler ekşi sözlükte. İyi bir tanımlama.
‘Bize ne oluyor da olduğumuz kişi oluyoruz, toplumda adalet yoksa anarşi nasıl patlak verir’ meselesi var bu filmde de.
Filmin bunca akıp gitmesinde belki en büyük pay Joaquin Phoenix’in. Teee yıllar önce bir diğer efsane film Quills ile sevmiştik kendisini, bu filmde oyunculuk şovu yapmış adeta. O nasıl oynamaktır!
Son olarak, ben bir ruh sağlığı çalışanı gözüyle izledim filmi ister istemez...
‘İnsan çok canı yandığı için can yakıyor, öfkeli herkes aslında çok kırgın’ bilgisini anımsadım defalarca...
Tüm insanlar için sevgi dolu bir çocukluk ve yaşam diledim can-ı gönülden ...



7. Koğuştaki Mucize
Çarşamba sinema günlerimin bir diğer filmiydi 7. Koğuştaki Mucize. Kore uyarlaması filmin önce orijinalini izlemek istiyordum aslında ama önce bunu izleyebildim. 
Filmlerde zırıl zırıl ağlayan yapımbu filmde de durmadı elbette. 
Eksiklerine rağmen güzel bir filmdi bence.



Yok Artık
Evde izlediğimiz filmlerden Yok Artık sağlam oyuncu kadrosuyla dikkatimizi çekti. Birbirinden farklı bağımsız hikayelerden oluşan film oldukça eğlenceli ve akıcıydı. Kafa dağıtmak için izlenebilecek filmlerden.



Parasyte
Başka Sinema'da oynayan Parasite filmini çok istememe rağmen yakınlarda oynayan salon olmayınca bir türlü gidemedim ve evde izlemeye kalktık bir akşam. Onu bulamayınca bir başka aynı isimli film izledik:)
Pek benim tarzım çıkmadı ve benim aklım hala asıl Parasite'te:)


2 de dizi izlemişim bu ay:
Şahsiyet
İlk yayınlandığı dönem izlemeye başlayıp, hikayeye giremeyince bıraktığım ve sonra yeniden izlemeye devam ettiğim Şahsiyet’in son üç bölümünü izleyerek bitirdim bu ay başında. Ay sonunda da sonuna kadar hak ettiği Emmy ödülünü aldı Haluk Bilginer, ne mutlu bize!

Sarstı geçti dizi...

İnsanı kalbinde yumru ile bırakan, içine baş ağrısı ile uyanmasına sebep olan bir huzursuzluk salan, izlerken değil de ertesi gün ağlatan, etkisinden uzun süre çıkılmayacak bir yapım... Asla vıcık vıcık olmayan; ama insanın içini kanırtan bir ağır dram...
Tam Hakan Günday’a yaraşır türden ...
****İzlemeyenler için spoiler içerir!
Son sahnelerde çalan Reyhan türküsü nasıl sızım sızım...
“Analar kuzusu Reyhan...”
Ah Reyhan ah Nevra...
Çocuklar, genç kızlar, kadınlar... Her birisi anasının kuzusu olan...
Her gün yüzlerce ana kuzusunun gözünün içine bakıyorum, pırıl pırıllar... İncitmeye, kalbini kırmaya kıyamazsınız hiçbirinin.
Sonra düşünüyorum, tecavüzcüler de bir ana kuzusu; böyle pırıl pırıl bakıyorlardı hayatlarının bir döneminde...
Canavara dönüşümlerini anlamakta zorlanıyorum... Çıldıracak gibi oluyorum...




Ramy
Amerika'da yaşayan Mısırlı bir aile ekseninde dönen keyifli bir dizi. Sadece üç bölümünü izledim henüz, kısa kısa bölümlerden oluşuyor. Bakalım devam edecek miyim öylece bırakacak mıyım:)



Pazar, Kasım 03, 2019

2019 Ekim Ayı Kitaplar (2) ve Filmler (4), 1 de Dizi ve Müzikal

Bir ay daha hızla gelip geçti yaşamımızdan, hem de mis gibi bir ay, Ekim!
Bu ay iki hafta sonu yoga uzmanlık eğitimlerim vardı. Bir hafta sonu da ablamlar ve annem geldi, onlarla Edirne'ye gittik. Sonra ablamlar döndü, annem bir süre bizle kaldı. Sonra biz onu İzmir'e bırakıp, Turgutlu'ya geçtik 4 günlük tatilde. 
Bunlar dışında mesleki çevirilere biraz zaman ayırdım.
Dolu dolu bir aymış, şöyle bir dönüp bakınca:)
Gelelim neler okumuşum, izlemişim kısmına:

Kavim
Mesleki okumaların arasında bir nefes almak olsun diye, sürükleyici bir roman olarak Ahmet Ümit’in eski romanlarından biri olan Kavim’i tercih etmiştim.
Özellikle yarısından sonrası oldukça akıcıydı.
Ahmet Ümit kitaplarında en sevdiğim şey, romanlarında işlediği alt metin, tarih bilgisi, o konuyla ilgili bolca bilgi vermesi.
Bu kitapta da Süryaniler, Hristiyanlık, Mor Gabriel ve Aziz Pavlus hakkında bolca bilgi sahibi oldum.
Yanılmıyorsam okuduğum beşinci Ahmet Ümit kitabıydı; ve hepsini genel olarak sevdim. Yine de, “bir daha okumam” diye düşünüyorum.
Kendisini çok seviyorum insan olarak, Beylikdüzü’ndeki söyleşilerini her yıl takip ediyorum, sohbetini çok tatlı buluyorum, birikimini çok takdir ediyorum; ama, bununla birlikte, “edebi dilini biraz yavan buluyorum” desem hadsizlik etmiş olmam değil mi?




Eyvah Kitap

Her ay bir çocuk kitabı okuyorum. Ekim ayınınki Mine Soysal’ın Eyvah Kitap’ı oldu. Bence çocuk kitapları en az çocuklar için olduğu kadar anne babalar ve öğretmenler/çocuklarla çalışanlar için de önemli.
Onların duygularını, dünyalarını hatırlamaya ve anlamaya yardımcı.
Eyvah Kitap’ı çocuğu ilkokul ve ortaokul öğrencisi olan anne babalara özellikle tavsiye ediyorum.
Benim için çok keyifli bir okumaydı.




Her Şey Çok Güzel Olacak

Bu filmi üçüncü izleyişim. Ablamlar ve annem bizdeyken bir akşam sinema kanallarından birinde izledik. Aynı tadı aldım yine. En sevdiğim Türk filmlerinden olabilir. Çok güzel çok!



John Q
Bu filmi de annemle evdeki sinema kanallarından birinde izledik. Varlığından bile haberim yoktu. Oysa ne güzel bir filmmiş. Psikolojik olarak geren bir dram; ama ajitasyon değil. 


Dangal
Dangal'ı vizyonda olduğu dönem izlemeyi çok istemiştim, fırsatım olmamıştı. Yine annemle evdeki sinema kanallarından birinde izledik. Evde televizyon açılmıyor normalde. Sinema kanallarımız olduğunu bile bilmiyorduk :) Annemin önceki gelişlerinde fark ettik:) Annem de tam bir filmkoliktir. O bizdeyken ben de bazı filmlere eşlik ediyor, sayesinde bolca film izlemiş oluyorum.
Hint sinemasını da Aamir Khan'ı da severim. Bu filmi de çok sevdim.


Cinayet Süsü

Ay sonunda bir zamanlar neredeyse her hafta yaptığım ve çok keyif aldığım “iş çıkışı tek başıma sinemaya gitme” ritüelimi yeniden gerçekleştirme fırsatım oldu.

Eylül ve ekimde izlemek istediğim ve bir türlü zaman ayıramadığım çok film girdi vizyona. Bazısı hala da oynuyor, Joker mesela. Ama kafa dağıtan, keyifli bir film tercih etmek istedim o gün.

Cinayet Süsü müthiş bir film değil; yönetmen, senarist ve oyuncu kadrosunu çok sevmeme rağmen filmi zayıf buldum. Ama, mühim değil. Sinema çok güzel şey. Kendimize ayırdığımız o iki saat özel ve değerli.
Aylardır sinemaya gidememiştim, çok özlemişim.
Hafta içi her gün bir iş çıkar mı? Çıktı...
Hafta sonunun o kalabalığında film izlemeyi de hiç tercih etmiyorum.
Malum artık sinema bir AVM aktivitesi oldu... Benim semtim canım Beylikdüzü’mde hiç sinema yok mesela. Çoğu semtte de öyle; hatta Beyoğlu ve Kadıköy hariç sineması olan semt yok mu artık...
Ne üzücü...
Çocukluğumda Aliağa Petkim Sineması ve yazları da açık hava sinemasında; lise yıllarımda Deniz Sineması’nda, üniversite yıllarımda DESEM ve Karaca Sineması’nda film izlerdim. Ne güzeldi...




Şahsiyet
Şahsiyet'e ilk zamanlarında başlamıştım ama sarmayan bir yanı vardı benim için ve bırakmıştım. Sonra Emmy Ödülleri nedeniyle yeniden popüler olunca tekrar şans vermek istedim ve kaldığım yerden 6 bölüm daha izledim. Hala tam içine girmemi engelleyen bir yanı var ama bir miktar daha akıcı gidiyor benim için.



Alice
Bu ayın en güzel akşamlarından biri Alice gecesiydi. Geçen sene bilet bulamadığım Alice'e bu sene neredeyse iki ay öncesinden bilet alıp heyecanla beklemeye başladım.

Beklediğime değdi.

Dev bir prodüksiyon, gerçekten çok büyük bir iş. Final (basketbol) sahnesi artık işin doruğu.
Çok etkilendim ben. Uyarlama müthiş, çağa ve kültüre uygun öğeler sıcak kılmış, kolayca akıyor.
Mesaj açık; sevgi! Sevme kapasitesi, sevebilmek !!!
En çok etkilendiğim ise Serenay oldu.
Duruşu ile, tavrı ile uzun zamandır takdirle izlediğim Serenay'a bir defa daha hayran oldum.



Çok güzel kadın, bunu bir de benim söylememe gerek yok; ama, bunun yanında çalışkanlığı, başarısı, yeteneği (o nasıl güzel şarkı söylemektir o), sesi, dansı her şeyiyle bütüncül olarak öyle güzel ki, aslolan da bu.
Ne zaman böyle başarılı bir kadın görsem gözlerim dolar gururdan, o gece de öyle oldu.

Sanat ne güzel şey yahu!


Pazartesi, Eylül 30, 2019

2019 Eylül Ayı Kitaplar (1) ve Filmler (3), 4 de Dizi

Eylül hem çok sevdiğim hem de okulların açılması ile yoğun bir tempoya girdiğim bir ay. Bu ay sürpriz bir haber ile karşılaştım ve genelde o habere konsantreydim. Sadece bir kitap bitirebildim.

Kaplanı Uyandırmak
Travma ve bedene etkileri bizim alanda son yıllarda en yoğun araştırılan konulardan biri. Benim de oldukça ilgimi çekiyor. Travma neden ve nasıl oluşur ve nasıl iyileşir konusunu işleyen Kaplanı Uyandırmak kitabı da bu konuda temel kaynaklardan. Meraklılarına öneririm.
Kitaptan bir alıntı:

“Tehditle karşı karşıya kaldığında organizma, Kaçma, Savaşma ya da Donma tepkisi verir.

Kaçma ve Savaşma tepkilerini ortaya koymak mümkün olmadığında, organizma büzülerek son seçeneği ortaya koyar; bu Donma tepkisidir.
Kaçma ya da Savaşma stratejileri uygulandığında boşalma fırsatı bulan enerji, organizma büzüldüğünde ise büyüyerek sinir sisteminde sıkışır.
Meydana gelen bu hassas ve endişeli durumda, engellenmiş olan Savaşma tepkisi ÖFKEye dönüşür, yine aynı şekilde engellenen Kaçma tepkisi ise ÇARESİZLİKe yol açar.
Eğer organizma kaçarak ya da kendini savunarak enerjiyi boşaltabilirse tehdide çözüm getirmiş olur ve dolayısıyla travma meydana gelmez.
*
Bir diğer olası senaryo da, sıkışmanın öfke, dehşet ve çaresizlik oluşuncaya kadar sürmesi ve bu bunalımın sinir sistemini aktive edecek düzeye ulaşması halidir.
Bu noktada hareketsizlik görevi devralır ve kişi donar ya da çöker.
Bundan sonra meydana gelecek olan ise, enerjinin boşalmak yerine donarak yoğunlaşması ve aşırı aktive olmuş olan bunaltıcı dehşet öfke ve çaresizlik haline bağlanmasıdır.”




Hiçbirinden çok etkilenmediğim 3 film izledim bu ay. Pek film beğenemez oldum son zamanlarda...

Annie Hall
Woody Allen'ın yeni filmi vizyona girince gidip izlemek istedim. Sonra fark ettim ki, herhangi bir zaman aralığına sıkıştıramayacağım sinemayı... İyisi mi, dedim, eskilerinden, izlemediklerimden bir filmini açıp izleyeyim evde... Önemli filmlerinden biri olan Annie Hall'ü izledim. Klasik bir Woody Allen filmi, keyifle izlenen bir romantik ilişki kesiti.


Hektor and Search for Happiness
Bu filmi güvendiğim biri önermişti ve pek bir hevesle izlemeye başladım. Ne yazık ki, beklediğimi bulamadım. Fikir güzel; ama, konunun işlenişini ve  senaryonun ilerleyişini pek beğenmedim ben.


Victoria and Abdul
Bu filmi de güvendiğim biri önermişti ve pek bir hevesle izlemeye başladım yine... Gel gör ki, yine sığ bir işleniş vardı. Gerçek bir hikayeden uyarlamaymış; ama, o his pek geçmiyor gibi insana...
Sadece sonundaki Mevlana'nın anıldığı kısım çok hoştu.
"Dinle küçük damla
Bütün pişmanlıklarından arın
Karşılığında okyanusa kavuşacaksın
Kendini güvende olacağın büyük denize bırak."


Gelelim dizilere:
Behzat Ç
Behzat Ç'nin 4. sezonu bitti, 5. sezonunu bekliyoruz. 5. sezonda bölümlerin 15 dk daha uzun olacağı müjdesi verildi, mutluyuz:)

Bu ay 3 yeni dizinin tadına baktım; ama hepsinden 1-2 bölüm izledim sadece ve devam edemedim. 
La Casa De Papel'in profesörünün yeni dizisi The Pier,
Lost'u özleyenler için bir benzeri (hiç Lost'un yerini tutabilir mi?) The I-Land,
Tarantino'nun son filmi Bir Zamanlar Hollywood'da'yı daha iyi anlamak için önerilen Mindhunter.
Eğer önümüzdeki aylarda devam edersem yazarım haklarında, şimdilik beni çok çekmediklerini söyleyebilirim (en ağır basan Mindhunter).

Pazartesi, Eylül 02, 2019

Kuzine- Ece Temelkuran

16 Haziran 2006
Patlıcan kızartması sesi, orman gibi kokan odun tozu, rüzgârda güllerin birbirine değme gürültüsü. Düşünüyorum da şimdi; Tanrı'nın en büyük hatası çocuklara vermesidir çocukluğu... ***Hepimizin bir anı var muhakkak. Çocuk olduğumuzu, bu zamanın geçiciliğini bilmediğimiz, henüz zamanı bilmediğimiz zamanlardan kalma bir an. O zamanlar sonradan hatırlayacağımızı hiç bilmeden, içinden geçip gittiğimiz bir an. Sonradan, dünya ve insanlık hikâyeleri çamurlu bir sümük gibi üzerimize yapıştığında, silkmeye çalıştığımız her an yüzümüze gözümüze bulaştırdığımızda, aklımızın içinde iki cam tabaka birbirine çarpa çarpa kırılır gibi canımız acıdığında hatırlayıp dinleneceğimizi, hatırlayarak bir mola alacağımızı hiç bilmediğimiz anlar. Gözümüzün önünde bir çocuk büyüse şimdi, biz onu izlerken bilebilir miyiz acaba o anın onun için hangi an olabileceğini? Artık kuzineler kalmadığına göre ne biriktiriyor çocuklar geleceğe?Akıl, bazen öyle çaresiz kalıyor ki, belleği çağırıyor yardıma herhalde. "Bana bir yer bul" diyor, "Biraz dinleneyim". İşte o zaman o an, hatırladığımızı hiç bilmediğimiz o zaman aralığı çıkıp geliyor çok eskilerden. Sonsuz huzur, sonsuz kaygısızlık, sonsuz güvenlikle dolu bir zaman ve uzay parçacığı. Benim parçacığım kuzineyle ilgili. Ya sizinki neyle?Kimsenin çocukluğu çok iyi geçmiş olamaz. Çocukluk denen şey iyi geçemez çünkü. Kim ki çıkıp karşıma "Çok şahane bir çocukluk geçirdim" desin, on beş dakika verin bana, ispatlarım size yaralarla dolu bir çocukluğu olduğunu. Hiçbirimiz yeterince sevilmedik çünkü. Çünkü yeterince sevilmek diye bir şey yoktur. İnsanlık daha çözemedi bu sorununu, kimse henüz sevginin ne kadarının yeteceğini bulamadı. Ne ki hepimiz olduk işte, geçti gitti. Artık bize gereken "süper geçmiş çocukluk yılları" değil zaten. Sadece o bir an gerekli bize dünyaya dayanabilmek için, insanlığın hikâyelerine. O bir anınız varsa işte yırttınız demektir. Aklınızın içinde, bazen birbirine çarparak etinizi kese kese kırılan cam tabakalara, o çarpışmaya ara verebilirsiniz, aklınıza kaçacak bir yer bulabilirsiniz demektir. ***Bir kuzine olsa şimdi. Dışarıda yağmur yağsa. Dedem bana sarı saat alsa. Beyaz tabaktaki zeytinyağına düşse güneş perde sallandıkça. Divanda yattığım yer ısınsa ısınsa. Uyanıkken gördüğüm rüyayı, rüya olduğunu bilmeden takip ede ede uykuya dalsam. Ölümle ve açlıkla ilgili bildiğim şeylerin hiçbirini bilmesem. Patlıcan kokmaya başlayınca uyansam. Kuzinenin kapağı açılsa, peynirli börek çıksa içinden. Sevdiğim herkes gelse, hepsi sığsa bir divana. Ekmeğin az kızarmış yanağını kolumun beyaz içine benzetsem. Bunu kimseye söylemesem o zaman, yıllar sonra bir yerde yazacağımı bilmesem. Dışarıdaki zeytin küfelerinden bir koku gelse, küplerdeki zeytinyağı titrese birileri yürüdükçe. Böyle küçük şeylere baksam hep, bir şeyleri bir şeylere benzetsem. Bu benzetmelerin sonra insanı yazar edeceğini, yazarlığın insanlığın pis meseleleriyle ilgilenmek mecburiyeti olduğunu bilmesem. Yine keşke kuzineden başka bir şey... Bilmesem. Taze zeytinyağı kokusu, fırından gelmiş ekmek ılığı ve boğuk ateş sesi... Şimdi bir dağda, dünyanın en güzel yerinde, dünyanın en berbat meselesi üzerine bir kitap yazmaya çalışırken, aklım oralara gidiyor. Boğuldukça aklım kaçıveriyor. Aklım, yıllar önce, bir Ege kasabasının, sofalı mutfağındaki insan kokulu o divana, divanın karşısında durmadan yanan o kuzineye gidiyor.

Pazar, Eylül 01, 2019

2019 Ağustos Ayı Kitaplar (2) ve Filmler (2), 4 de Dizi


En güzel aylardan biri Eylül geldi, en estetik mevsimlerden sonbahar. Ne mutlu.
Eylül, adeta yılbaşıdır benim için; ve biliyorum ki, çoğumuz için.
Yeni kararlar, yeni başlangıçlar alırız bu dönem. Hepsi kolaylıkla ve mutlulukla olsun.
Ve bakalım artık doyduğumuz yazı uğurlarken, ağustosta, neler okumuş, neler izlemişim.

La Casa De Papel- 3.sezon
Heyecanla beklememe rağmen, temmuzda izleme fırsatım olmadı, ağustosun ilk günlerine sarktı.
24 saat içinde izledim 8 bölümü de.
Zeka ve isyan içeren işleri seviyorum.
Bu sezonda erke karşı mücadele sadece mülkiyet, kurumlar ve devlete karşı değil; patriyarkaya da karşı. Altı çizilen bir cinsiyetçilik ve erkek egemenlik karşıtlığı var. Eh ne diyebilirim, iyice gönlüme taht kurdu.




The Handmaid's Tale- 3.sezon

İlk sezonunda hayran olmuştum bu diziye, 2017 yazıydı. Herkese bahsediyordum, herkesin izlemesini istiyordum. Sonra geçen yaz merakla beklediğim 2.sezonda temponun düştüğünü hissettim ve ilk sezonun tadını alamadım. Bu yaz 3.sezon da benzer şekilde devam ediyordu ki 10 ve 11.bölümler yeniden aşkımı tazeledi diziye karşı. 11. ve 12. bölümünü Türk asıllı kadın yönetmen Deniz Gamze Ergüven'in yönetmiş olması da ayrı bir güzellik;) 
4.sezonu merakla bekliyoruz şimdilerde!



Acayip Hikayeler
Galip Tekin'in çizgi romanlarından uyarlanan 11 bağımsız bölümden oluşan 2012 yapımı Türk dizisi. 4 bölüm izledik, hepsi beklenmedik, farklı işler. Gözlük bölümünü hiç sevmedim izlediklerimden; 1-2-3 güzeldi.



Heal
Son yıllarda şifa konusuna ilgi duyuyorum. Yogayı, meditasyonu, nefes çalışmalarını, şamanik ritüelleri hayatıma dahil ediyorum, bu konularda kitaplar okuyorum.
Hastalıkların bedenin bir mesajı olduğuna ve iyileşme gücünün içimizde olduğuna inanıyorum.
Pek çok farklı yöntemi kullanan şifacılara ve fayda görmüş hastalara yer veren bu belgeseli de severek izledim.




Behzat Ç.

2015 yazında başlamıştım Behzat Ç.'ye, üç sezonunu bitirememiştim ama hikayeyi anlamış, Behzat'ı çok sevmiştim. Yeni sezonu yayınlanıp biraz birikince hemen izledim.
0. bölüm var önce. Unutanlar ya da izlemeyenler için önceki sezonların özeti nitelliğinde. Onu izledikten sonra, 6 bölümü izledim.
Türk dizi tarihinin önemli yapımlarından olduğunu düşünüyor ve çok seviyorum.



Green Book- Yeşil Rehber
2019 Oscar ödüllerini toplayan filmi ne zamandır izlemek istiyordum. Ayın son günü izledim. Klişeler ve tahmin edilebilir "Amerikan filmi enstantaneleri" barındırsa da, insanda hoş hisler bırakan, keyifle izlenen güzel bir yol filmi. 
Başrollerde Moonlight'tan tanıdığımız Mahershala Ali ve Captain Fantastic ve pek çok önemli yapımdan yeteneğine hayran olduğumuz Viggo Mortensen rol alıyor. Ve her ikisi de çok başarılı.
Filmle ilgili en önemli bilgilerden biri de, gerçek hayattan uyarlama oluşu. Filme adını veren “Yeşil Rehber” ırkçılığın korkunç derecede hissedildiği 1960’lar ABD'sinde ülkenin (daha da faşist olan) güneyine seyahat etmek isteyen Afro-Amerikanlar için hazırlanmış bir kitapçık.



Işığın Yolu
Ağustos ayının ilk kitabı geçen yaz okumaya niyetlendiğim Işığın Yolu oldu.


Psikolog Nilüfer Devecigil kurgunun içine ruh sağlığına dair pek çok bilgiyi yedirerek bir bağlanma hikayesi anlatmış kitabında.

Özünde “İlişkilerde incinir, ilişkilerde iyileşiriz” i anlatıyor, bebeklikten itibaren ilişkilerin önemini vurgulayarak.

Hepimizin yaraları var geçmişten getirdiği ve bugünümüzü etkileyen...

Yüzleştiğimizde özgürleşiyoruz.

Ve, Mevlana’nın dediği gibi;

“Yaralarımız, ışığın içeri girdiği yerdir.”

Geçmiş ancak onu anlayıp üzerinde çalışınca özgür kılıyor bugünü ve çocuğumuz büyürken her yaşında kendi o yaşımızı bir defa daha yaşıyoruz bilinçdışı biçimde. 
Onu çocukluğumuzun zorluklarıyla en az düzeyde etkilemek için kendi çocukluğumuzla yüzleşmek öyle önemli ki anne baba olmadan önce...
Bu nedenle, ruh sağlığı çalışanlarının yanısıra, anne babalara, anne baba olmaya hazırlananlara ve kendini tanımaya, kendi geçmişine bakmaya ilgi duyan herkese öneririm.


Altını çizdiklerimi mesleki instagram hesabım @iyihissediyorum_psikolojide hikayede sabitledim. Kitap hakkında fikir vermesi açısından bakabilirsiniz.



Sumerli Ludingirra
“Sumerli Ludingirra, İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulunan ve Sumer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74.000 çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalışan, araştırmalarını bugün de sürdüren Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın bir ömür verdiği çalışmalarının özüdür.”
(Arka kapaktan)
Varlığından hiç haberdar olmadığım bu kitabı canım arkadaşım Sevgi hediye etmişti geçen yaz. Ben bu yaz okuma fırsatı buldum. Mesleki kitapların arasında, tatilde çok iyi gitti.
Mezopotamya’da bundan 4000 yıl önce yaşamış olan Sumerlerin hayatı hakkında oldukça ilginç bilgiler veren kitabı gülümseyerek ve şaşırarak okudum. 
Ludingirra, Sumerli bir öğretmen ve şair, en büyük korkusu Sumerler’in unutulması. Bunun için yazıyla kayıt almaya çok önem vermiş.
23 tablet bulunmuş yazdıklarından.
Muazzez İlmiye Çığ da bu tabletlere biraz kurgu ekleyerek bize ulaştırmış.
İnsanın binlerce yıl önce de şu ankine oldukça benzer dertlerinin, düşüncelerinin ve yaşayışlarının olması hayret verici...
Benim için ufuk açıcı bir okumaydı.
En yakın zamanda Arkeoloji Müzeleri’ne giderek tabletleri görmek istiyorum.




Cumartesi, Ağustos 31, 2019

Nasıl Sevmeli?- Ece Temelkuran

3Mayıs2002

Yaşar Kemal, Tilda ve bütün "sıra arkadaşları" için...


"Biz namuslu yaşadık Tilda. İyi insanlar olduk." Bu, en uzun cümlesidir Türkçe'nin.
Yaşar Kemal'in ölen eşi Tilda'nın mezarı başında söylediği.
En uzun romandan daha uzun, en ağırından daha taş.
* * *
İnsan, hayatın o kadar da kısa olmadığını anladığı zaman büyüyor galiba. Yaşayan için bitmeyecek bir şeydir çünkü hayat; ancak, ölmekte olan için kısa. Düştüğün yerde kalınmaz çünkü, vurulduğun yerde bitilmez. Uzar, genleşir hatta delinip derinleşir zaman. Birikirsin. İnsan en çok bunu anladığında yalnızdır. Birikeceğini, hayatın ölüme kadar bitmeyeceğini anladığı an. Aslında gerçekten tam o anda birini arar insan. İnsanlığın ucuz cehenneminde bir başına olmamak için. Olup bitenler hakkında hiç değilse konuşmak için. Bir şey görünce dönüp "gördün mü?" demek için. O yüzden işte...
"Tilda benim arkadaşımdı. Dostumdu. Kardeşim, kardeşten de öte bir şeyimdi. Edebiyat konuşurduk, siyaset, felsefe. Biz 50 yılı böyle geçirdik. Konuşarak."
O yüzden işte, önceki gece "Bir Yudum İnsan" programında Nebil Özgentürk'e böyle söylüyordu Yaşar Kemal. İnsanlığın ucuz cehenneminde bir arkadaşın gerektiğini anlatıyordu. Aşık olduğu kadını kaybetmiş gibi değil de, beraber yaramazlık yapıp, konuşup, beraber "durduğu", her şeyini bildiği, her şeyini bilen arkadaşını kaybetmiş bir çocuk gibiydi. Kocaman karınlı, kocaman sesli ama küstükçe ufalanan bir çocuk gibi. Zira, "evlilik" uygarlığın uydurduğu bir meseleydi ve esas olan hayat içinde yaşamak dediğimiz bütün o şeyler olup biterken, senin gördüğünü gören biriyle "sıra arkadaşı" olmaktı. Yoksa 50 yıl ne konuşur insan "karısıyla", "kocasıyla"? "Belediye başkanının verdiği yetkiyle" bir memur sizin beraber yatıp, üremenize izin verdi diye... Ama "sıra arkadaşı"...
Sıra arkadaşı insanın, önünde durmaz, arkasında da. Yanında durur. Böyle, yan yana durur işte. Siz yan yana dururken başınızdan olaylar geçer. Hayat denen sıkıcı dersi bir aralık kollarsın hep "gördü mü?" demek için.
* * *
Çünkü mesela hep eteği sarkar iktidarın.

"Gördün mü" deyip, iki kişilik gülersin.
Mesela sıra dayağına çeker sizi hayat. "Acıdı mı?" dersin. Acıyan yerlerini gösterirsin birbirine. Geçince ya da geçti sanınca, "gördün mü?" dersin. "Bak geçti".
Yokluklarda, yoksunluklarda yoklama yapacağı tutar hayatın. "Eksik" yazılmasın diye o, atarsın kendini ortaya. Yalanlar, masallar, hikayeler; oyalarsın zamanı. Ne yapar yapar "eksik" dedirtmezsin sıra arkadaşın için. Sonra bir aralık bulup yine:
"Gördün mü?" dersin, "iki kişi olunca nasıl idare ediyoruz birbirimizi".
Herkeslerden gizli, hınzır şeyler yaparsın birlikte. "Düşersin" diye çıkarmadıkları yükseklere çıkıp, "boğulursun" diye göndermedikleri dehlizlere dalarsın birlikte. Maceraların arasından parmaklarınız uçuşur güzel ve tuhaf şeyleri işaret etmek için:
"Gördün mü?" dersin, "Görecek daha çok şey buluyoruz iki kişiyken".
Gün gelir, bir rüya görünce bile "gördün mü?" dersin. Çünkü iki kişilik yıllanmış uykularda akıllar bile ılıyıp karışır birbirine.
Bazen başkalarına gönlü kayabilir bile insanın, başka "sıralara". Hayat uzun ya! Ama o başkalarına "gördün mü?" diyemeyeceğini anladığın anda... Sıraya dönüp yine:
"Gördün mü?" dersin, "Her şey bizim iki kişilik evrenimiz içinde olup bitiyor aslında. Olup bitiyor! İçinde!"
Ama sıra arkadaşı gidince... "Hayat sürüyor" diyorsun ha? Hadi ya?!